29 Aralık 2010 Çarşamba

İyimserler ve karamsarlar arasında tercih yapmamız gerekmez. Onlara
ihtiyacımız var...Örneğin; iyimserler uçağı icad ettiler, karamsarlar
paraşütü...

Çinli Filozof Chang Ying Yue'dan:

Her kim gün boyunca arı kadar aktif,
bir boğa kadar güçlü,
bir at kadar çalışkan olduğu halde,
akşam olunca bir köpek kadar bitkin eve dönüyorsa;
bir veterinere görünmelidir.
Çünkü eşek olması,
kuvvetle muhtemeldir.



Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak ; Demek ki hiçbir şey
bizim değil..! '

Kimseye kirli ayaklarıyla beynimde gezme fırsatı vermem."




Önemli olan medeni halin bekar olması değil,
Bekar halin medeni olmasidir.

Unutamasanda umursama. Çünkü biri için üzülmene değmez hayat.
Zamanında altını çizdiklerinin üstünü çizeceksin bazen hayata inat.

En basit yalanları gözümün icine baka baka söyleyen "aptallar" tanıdım
.. İnandığımı sandılar, ben ise onların " cahil cesaretlerine"
hayrandim..

Hayat susarak güzel olsaydı, ağzımı bağlar ölünceye kadar susardım...
Hayatta konuşarak mutlu olsaydık mutluluktan bıkana kadar konusurdum
ama hayat öyle bisey ki sustuğunda konuşmadın diye pişman eder,
konustuğunda ise susmadın diye kahreder...!

Birileri söylemiş benim aklımda kalmış,yazanların ismini hatırlamıyorum
kusura bakmasınlar artık.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Bir ruhum var benim. Olmadığını söylemeyin. Beni
kesip açsanız onu bulamazsınız. Buharlı makinayı da kesip açsanız
buharını bulamazsınız. Ama makinayı yürüten buhardır...
Gerçeklerin kaba, düşlerin gerçekdışı olmadığı bir yerde yaşamak isterdim.

Mantığın dediğini yapmaya kalkan kişi yitirir kendini: Mantık, ona
karşı... durabilecek kadar akıllı olmayan herkesi köle yapar.

Simetri sanatın düşmanı olduğu gibi, tutarlılık da girişimciliğin düşmanıdır.


Diş ağrısı çekenler dişleri sağlam olanları, yoksulluk çekenler
parası bol olanları mutlu sanır.

Bir kez kalbiniz gerçekten kırıldı mı, geriye dönüş yoktur bir daha.
Hiçbir şeye aldırmaz olursunuz. Mutluluğun sonu, huzurun başlangıcıdır
bu.

Bilinçsiz içgüdülerin ortaya çıkardığı şeyleri mantıklı tasarımlara
bağlayarak dahileri tanrılaştırıyoruz, tıpkı evrenin yaratıcı gücünü
tanrılaştırdığımız gibi. Wagner’in “gerçek sanat” dediği şey, her
içgüdü kadar bilinçsiz olan sanatçı içgüdüsüydü. Mozart, yapıtlarını
açıklaması istendiğinde, “nasıl bilebilirim?” demişti, açık
yüreklilikle.

Okumak, Don Kişot’u bir centilmen yaptı; ama okuduklarına inanmak
delirmesine neden oldu.

Kalbin aklıyla yaşamak bir ayrıcalıktır.

Evlendikten sonraki ilk altı ay içinde öğrendiklerini ,nikahtan bir
gün önce bilebilseydi,ne güç olurdu bir kadını evlendirmek .

Bir köpek zincirlenmekten ne kadar acı çekerse ,onu salıvermek o kadar
tehlikeli olur.
Tasmasına dokunmaya kalkanın elini acımasızca ısırır hemen.


Güç ve acılıdır ve uzun sürer bir yaşam bırakmak ;kolaydır
ve kısa sürer başkalarının yarattığı yaşamı çalmak.


Ne kadar gelenekselsiniz sizler, sözde geleneksel olmayanlar.

Erdem ,kötü alışkanlıklardan uzak kaçınmak değil,
onlara istek duymamaktır.


(Bernard Shaw: Gülen Düşünceler, Şakir Eczacıbaşı, Remzi Kitabevi)

23 Aralık 2010 Perşembe

Dilenci Kim?

Saltanatının sınırları geniş diyarlara uzanan bir hükümdardı. Kibrinin
ve gururunun ise sınırı yoktu. Elinden gelse bütün dünyayı eline
geçirmek ve mülküne dahil etmek istiyordu. Sürekli "daha, daha"
diyordu. Hiç kimse ondan bir gün olsun "yeterli" veya "Buna da şükür"
sözünü duymamıştı. Yeme-içmede, eğlenmede, hakarette, haksızlıkta hep
dünden bir adım ileriye gidiyordu.Öyle bencildi ki, iyilik yaparken
bile başkalarına ne kadar cömert olduğunu sergilemek isterdi.İşte bu
hükümdar, bir gün sarayının önündeki bahçede yürüyüşe çıkmış
gezinirken, yanına başı önünde eğik, elinde dilenci kabı taşıyan bir
adam yaklaştı. Muhafızlar, dilencinin hükümdarın yanına sokulmasının
engellediler. Hükümdar, adamlarına o ana dek hiç konuşmayan dilenciyi
bırakmalarını emretti. "Ne istiyorsun?" diye büyüklenerek sordu
hükümdar. Adamın onun yanına dilenmek için geldiği besbelliydi, ama o
bu soruyu yine de sordu, çünkü karşısındakinin kendisine yalvarmasını
istiyordu. Bu hep böyle olurdu.Fakirler, dilenciler birşeyler ister, o
onlara fazlasıyla ihsanda bulunur, adamlar binbir teşekkürle ve
minnetle yanından ayrılırken o "Var mı benim gibi cömert?" dercesine
sağına soluna bakınır ve etraftaki yağcıların övgü dolu sözlerini
kendinden geçerek dinlerdi.Ama bu defa öyle olmadı!Dilenci güldü ve
başını kaldırıp hükümdarın gözlerinin içine bakarak şöyle dedi:"Sultan
hazretleri yoksa benim arzumu yerine getirebileceklerini mi
sanıyorlar?" Böylesine küstahça bir söz karşısında önce ne yapacağını
bilemedi hükümdar.İstese oracıkta dilencinin kafasını vurdurabilir ya
da onu zindanlarda çürütebilirdi. Ama, bu dilenci kendisine meydan
okumaya kalkmıştı ve bu söz ne kadar ağırına giderse gitsin, ona
dersini başka bir şekilde vermeliydi. Evet, kararını vermişti: Onu
cömertliğiyle ezecekti."Elbette ki senin arzunu yerine getirebilirim
ey dilenci! Ne olduğunu söyle yeter.""Çok basit," dedi dilenci ve
dilenirken kullandığı kabı uzattı: "Bu kabı birşeyle doldurmanın
istiyorum." Bu kadar basit bir isteği duyunca rahatlayan hükümdar
kahkahalarla güldü: "Bundan kolay ne var?"Yanındaki vezirlerden
birisine dönüp emretti: "Bu adamın kabını parayla doldurun."Vezir
saraya gitti, dönüşte getirdiği büyükçe bir kese altını dilencinin
kabına boşalttı. Normalde kabı doldurup taşması gereken altınlar kaba
dökülür dökülmez yok oldu ve dilencinin kabı biraz önceki gibi bomboş
kaldı.Hükümdar ve etrafındakiler gördüklerine inanamadılar. Dilencinin
hiç de öyle büyücü bir görünümü yoktu, ama yine de ondan ürkmeye
başladılar. Hükümdar, adamlarını daha fazla altın getirmeleri için
saraya yolladı. Ancak, her gelen kesedeki altınlar aynı akıbete
uğradı. Dilencinin kabına boşanır boşanmaz, uçup gittiler. Bu kap
sanki kara delik gibi altınları yutuyordu. Önce saraydakiler, sonra da
olup biteni duyan şehir ahalisi toplandı etraflarına.Ne kadar altın ve
gümüş boşaltırsa boşalsın, hükümdar dilencinin küçük kabını
dolduramıyordu. Şanı, şöhreti, tibarı elden gitmek üzereydi. Ama o
"Bütün hazinemi gözden çıkarırım da bu dilenci parçasına mağlup olmam"
diye homurdanıyordu.Gerçekten de, altınlar, gümüşler, elmaslar,
yakutlar... hazinesinde ne varsa dilencinin kabına boşaltıldı. Ama
sonuç değişmiyordu: Dilencinin uzattığı kap bomboştu. Saatler geçiyor,
insanlar hayret ve şaşkınlıkla hükümdarın hazinesinin avuç avuç kabın
içinde eriyişini seyrediyordu. En sonunda, hükümdar dilencinin ayağına
kapandı ve mağlubiyetini ilan etti: "Sen kazandın, ama gitmeden önce
bana tek bir şey söyle. Bu kabın sırrı nedir?" Hırsıyla, kibriyle ün
salan koca hükümdar, sıradan bir dilencinin önünde böyle
yalvarıyordu.Gerçekte, bir dilenci değildi karşısındaki. Ona ders
vermek için gönderilen dilenci görünüşündeki bir melekti.Melek "Bu
kap" dedi, "insan hırsından yapılmıştır. Ve hiçbir şey onu dolduramaz.
Hırsına mağlup olan insan, ister senin gibi sultan olsun ister köylü,
kabı hiç dolmayan dilenciye benzer. Dünyanın en güzel sarayları,
dünyanın en güzel atları, dünyanın en büyük hazineleri onu doyurmaz.
Hatta dünyayı da yutsa tok olmaz. Elindeki kabı, dilenir durur."

22 Aralık 2010 Çarşamba


NASIL BİR KADIN ARIYORSUNUZ?

Nasıl bir kadın arıyorsunuz ya da nasıl bir erkek ? Aşkınızı yaşamak
için istediğiniz insan nasıl biri? Nasıl tarif edersiniz o aradığınız
insanı? ve o aradığınız insanı gerçekten bulsanız hemen koşar mısınız
onun yanına? Yoksa ürküp geri mi çekilirsiniz?
"Terk etmiş ve terk edilmiş" bir kadının macerasını anlatan Çiğdem
Anat'ın "Aklım Nereye Gidiyor, Ellerim Nereye" kitabını okurken gördüm
birden cevabı. Kitabın bir yerinde o cümle çıkıyor karşınıza, romanın
kahramanı olan kadınla yeniden ilişki kurmak isteyen eski sevgilisi,
karısından yakınırken şöyle diyor kadına :
"Beni aldatabilecek bir kadın istiyorum."
Bu cümlede duruverdim. "Kendisini aldatabilecek bir kadın isteyen" bir
erkek. Birden fark ettim ki bütün erkekler aslında, bunu açıkça
söylemeseler de, "kendilerini aldatabilecek bir kadın" istiyorlar.
Bütün kadınlar da "kendilerini aldatabilecek" bir erkek. Ama bu
cümlenin, kitapta yazılmayan bir devamı bulunuyor, bir başka cümle
daha var bu cümlenin ardından gelen. "Beni aldatabilecek bir kadın
istiyorum," ama "beni aldatmayacak bir kadın."
Herkes, kendine muhtaç olmayacak kadar güçlü, başkalarına gidebilecek
kadar özgür, her an kendisini beğenecek başka birini bulabilecek kadar
alımlı birini istiyor, ama bu istediği özelliklere sahip olan insan
kendisini aldatmasın da istiyor. "Aldatabilecek biri olmak" çekici
kılıyor insanı, belki de çekiciliğin tarifi bu kadar basit,
"aldatabilecek biri" olmak.
İnsanlar "aldatabilecek olana" doğru çekiliyorlar, yaklaşıyorlar,
dokunuyorlar, sonra kendi şartlarını söylüyorlar; "Ama
aldatmayacaksın". Ve "aldatabilecek olanın" çekiciliği ile aldatılma
korkusu arasına
sıkışıyorlar. Her an bir kuşkuyu, bir korkuyu, bir tedirginliği
soluyorlar öyle biriyle olduklarında.
Biliyorlar ki, "aldatabilecek biri" aldatabilir.
"Aldatamayacak biri" güvenli ama sıkıcı
"aldatabilecek biri" çekici ama korkutucu.
Aşkın en zor kavşağı.
Hangisini seçeceksiniz, istediğinize sahip çıkacak cesareti
gösterebilecek misiniz, yoksa güvenli bir sıkıcılık mı daha cazip
gelecek size?
Kitabın erkek kahramanı da "aldatabilecek birini" aradıktan ve üstelik
onu da bulduktan sonra duruyor zaten, karısını, çocuğunu,
alışkanlıklarını bırakamıyor. Boş bir evde aşkla kendisini bekleyen
"aldatabilecek kadının" yanına gitmiyor. "Aldatabilecek bir kadın"
istiyor, o kadını buluyor ve daha önce verdiği sözden dönüp o kadını
"aldatıyor". "Aldatabilecek kadından" korkuyor erkeklerin çoğu gibi.
En çok istediği kadın, onu en çok korkutan kadın çünkü. Hayatı boyunca
düşlediği, özlediği kadına kavuştuğu anda o kadından aslında ne kadar
korktuğunu fark ediyor erkek ve "aldatamayacak olanın" sıkıcılığına
dönüyor.
Sonra da, hayatının sıkıcılığına, kendi korkaklığına bir teselli
bulabilmek için toplumsal payeler, işinde geçici başarılar elde etmeye
uğraşıyor.
"Aldatabilecek kadın" ise yapayalnız, bir sevgili bekliyor.
Erkekler "aldatabilecek bir kadını" sevip, "aldatamayacak bir kadınla"
yaşıyorlar, güven ve rahat aşka ağır basıyor. "Aldatabilecek kadın",
kendisine benzeyen bütün kadınlar gibi mutsuz oluyor kitapta.
Onu şartsız ve korkusuz sevecek birini bulana kadar da mutsuz kalacak.

Ahmet Altan

(Ahmet Altan'a(ve ailesine) sempatim olmasada ,bu konulardaki yazılarını beğendiğimi
itiraf etmek zorundayım .

21 Aralık 2010 Salı

Yaşamış ve tecrübe görmüş bir akıl,
sahibine yeni bir baht bağışlar..

Mevlana

20 Aralık 2010 Pazartesi


TÜRKÇE'DE KÜFÜR OLARAK KULLANDIĞIMIZ BİRÇOK SÖZCÜK ASLINDA ÇOK MASUM
ANLAMLAR TAŞIYOR. TÜRKÇE'YE YABANCI DİLDEN GEÇEN BAZI SÖZCÜKLER İSE
GERÇEK ANLAMLARINI ÇOKTAN YİTİRMİŞ.
İŞTE ONLARDAN ÖRNEKLER...


ANGUT: BİR ÇEŞİT KUŞ TÜRÜDÜR ANGUT KUŞU'NUN EŞİ ÖLDÜĞÜ ZAMAN (YANINA O
ANDA BAŞKA BİR YIRTICI HAYVAN VEYA BİR İNSAN GELSE DAHİ) GÖZLERİNİ BİR
DAKİKA BİLE EŞİNİN ÖLÜSÜNÜN ÜSTÜNDEN AYIRMADAN O DA ÖLENE KADAR ONUN
BAŞ UCUNDA BEKLER...


DANGALAK: GERÇEK ANLAMI 'GEREKSİZ KONUŞAN KİŞİ'DİR


DENYO: DELİBOZUK DENGESİZ GİBİ ANLAMLARININ YANI SIRA ORTAOYUNDA
MAHALLENİN APTALI DİYE KULLANILIR. BİR DİĞER ANLAMI İSE EMANETTİR


YAVŞAK: BİT YAVRUSU SİRKE DEMEKTİR


DÜRZİ: SURİYE'NİN HAVRAN BÖLGESİNDE LÜBNAN'IN BAZI BÖLGELERİNDE VE
BURALARA YAKIN BÖLGELERDE YAŞAYAN VE KENDİLERİNE ÖZGÜ MEZHEPLERİ OLAN
BİR TOPLULUK.


YOSMA: ŞEN GÜZEL KADIN


UKALA: ARAPÇADAN DİLİMİZE GEÇMİŞ AMA BU DİLDE VE PEK ÇOK OSMANLICA
METİNDE "AKILLILAR" DEMEK.


PEZEVENK: FARSÇA "PEJAVEND" KELİMESİNDEN GELDİĞİ SÖYLENİR. O DİLDEKİ
ANLAMI "KAPI TOKMAĞI" VEYA "SÜRGÜ" İMİŞ. TÜRKÇEYE DE "KAPIDA BEKLEYEN
ADAM" ANLAMIYLA GİRMİŞ. ŞİMDİ KULLANILAN ANLAMI İSE MALUM...


KAHPE: ARAPÇADAN DİLİMİZE GİRER VE ETİMOLOJİK OLARAK ÖKSÜRME KELİMESİ
İLE İLGİLİ. BU BAYANLAR YERLERİNİ GECE KARANLIĞINDA ÖKSÜREREK BELLİ
EDERLERMİŞ. TÜRKÇE'DEKİ ANLAMI AHLAKSIZ KADINDIR


GARSON: FRANSIZCADA OĞLAN GENÇ ÇOCUK DEMEK. MUHTEMELEN SERVİS YAPAN
ÇOCUKLARA ZAMANINDA FRANSIZLAR "OĞLUM" VEYA "GENÇ BİR BAKSANA"
DEDİKLERİ İÇİN TÜRKÇE'YE DE SERVİS ELEMANI MANASIYLA GEÇMİŞ


İSTERİK: "HİSTERİ" NÖBETLERİNE TUTULAN KİŞİNİN ALDIĞI SIFATTIR. DUYU
BOZUKLUKLARI TÜRLÜ RUH KARIŞIKLIKLARI ÇIRPINMA KASILMALAR VE BAZEN
İNMELERLE KENDİNİ GÖSTEREN BİR SİNİR BOZUKLUĞUDUR. OYSA TÜRKÇE'DE
"İSTEME" İLE BAĞ KURULMASI VE "BİR ŞEYİ ÇOK İSTEYEN" ANLAMINDA
KULLANILMASI ÇOK YAYGINDIR. HATTA BAZEN "İSTERİK KADIN" LAFI OLDUKÇA
AŞAĞILAYICI BİR MANTIKLA KULLANILIR.


KARYOLA: BİZDE GENELDE YATAĞIN ÜZERİNE SERİLDİĞİ GENELDE METALDEN
YAPILAN AYAKLI MOBİLYA ANLAMINA GELİYOR. OYSA GERÇEK ANLAMI "EL
ARABASI"DIR


SERBEST: GERÇEK ANLAMI "BAŞI BAĞLI"DIR (SER: BAŞ BEST: BAĞLI). ANCAK
BİZDE TAM TERSİ ANLAMINDA KULLANILIYOR.


PUŞT: FARSÇA'DA "ARKA KIÇ" ANLAMINA GELİYOR.


SIPA: ABAZACA'DA "SPAU" "ÇOCUK YAVRU" DEMEKTİR. BİZDE İSE EŞEK
YAVRUSU... ARAPÇA'DA DA BENZER BİÇİMDE "SABİ SİBYAN" "ÇOCUK"
ANLAMINDADIR.


KALTAK: ÜZERİ MEŞİN HALI VB. ŞEYLERLE KAPLANMAMIŞ OLAN EYERİN TAHTA BÖLÜMÜ



DON: ASLINDA "GİYSİ" ANLAMINA GELİYOR AMA "KÜLOT"UN ARGOSU OLARAK KULLANILIYOR
Kıymet bilmek?

Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz
görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya, inlemeye başladı.
Tir tir titriyordu. Avutmak için çok uğraştılar, ama bir türlü
sakinleşmedi. Padişahın keyfi kaçtı. Herkes aciz bir vaziyetteyken
gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı,

'Müsaade buyurursanız ben onu sustururum' dedi. Padişah da 'Lütfetmiş
olursunuz' dedi. Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar. Köle
birkaç kere suya battı çıktı. Sonra saçından yakaladılar, gemiden
tarafa çektiler. Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene asıldı,
oradan gemiye çıktı, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı. Yaşlı
adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü, 'Bu işteki hikmet nedir'
diye sordu.

Yaşlı adam cevap verdi: ''Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı.
Gemideki selâmetin kıymetini bilmiyordu. İşte huzur ve saadet de
böyledir, bir felâkete duçar olmayan kimse, huzurun kıymetini
bilemez."

18 Aralık 2010 Cumartesi

Efsane gaflar

“Mozart dinlemiyorum ama Türkiye’ye gelirse konserine mutlaka giderim.” EMRAH

“Şimdi de Pink Floyd ve arkadaşları söylüyor: The Wall…” TRT3 SPİKERİ

“Salak olabilirim ama aptal asla!” ASENA

“Alpay arka ayağını burktu!”
TÜRKİYE-BREZİLYA MAÇINDAN

“İstanbul’un altını üstünü metro yapacağız!”
ALİ MÜFİT GÜRTUNA

“İstanbul’un 5′te yarısını gezdim.” CÜNEYT ARKIN

“Erken seçim olmasaydı 2084′e kadar iktidarda kalacaktık!” BÜLENT ECEVİT

“Ben meme kanserine şahsen karşıyım!” SİNEM GÜVEN

“Eminem dünyaca ünlü bir grup biliyorsunuz değil mi arkadaşlar?” BEYAZ

“23.Yüzyılı yaşadığımız bu günlerde başıma gelen bu dram…” Q KIZI REYHAN

“Fransızlar amma kültürlü! Ufacık çocukları bile Fransızca
konuşuyor.”İZZET YILDIZHAN

“Bazı futbolcuların hepsi sigara içiyor.” FENERBAHÇELİ OĞUZ ÇETİN

“Savaşı istemiyorum. Beni çok etkiledi. Makyaj masrafım var, elbise
masrafım var.” PETEK DÖNÇÖZ

Gazeteci Sorusu: “Somali’nin başkenti neresidir?” NEFİSE KARATAY: “Bu
konuda yorum yapmak istemiyorum.”

“Madonna gibiyim… Dünyaca ünlü bir tenor olmak istiyorum.” ÖZCAN DENİZ

Gazeteci Sorusu: “Türkan Hanım, gözlerinizi bağışlamayı düşünür müsünüz?”
TÜRKAN ŞORAY yanıtı: “Bugün mü?

“Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. İlk iki seti kaybetti. Şimdi kaybedecek
daha çok hiç birşeyi yok!” Wimbledon Erkekler Final Maçını anlatan TRT
SPİKERİ

“Suriye’nin PKK’yi Türk turizmine engel olmak için bombaladığını biliyoruz.”
GÜLGÜN FEYMAN, Flash Haber

“Bu çocuk üçünüzden!” ERMAN TOROĞLU ‘Karar Anı’ adlı programda,
karı-koca ve sevgiliye söylüyor.

“Atatürk ne demiş? Yurtta sulh barışta sulh.”
NİHAT DOĞAN

“Ses, bedende en geç yaşlanan organdır.”
NüKHET DURU

“İsmini vermek istemeyen bir izleyici Filiz Ovar İngiltere’den ariyor…” A TAKIMI

“I love you sizi…” SİBEL TURNAGÖL

Zamanın MİLLİ SAVUNMA BAKANI Mehmet Gölhan’a yöneltilen soru:
“Efendim, şehit anaları da asker anaları da ağlıyor, terör konusunda
ne yapacaksınız?”
MEHMET GÖLHAN: “Benim oğlum da Amerika’da, benim karım da ağlıyor.
Sabretsinler!”

REHA MUHTAR, cinnet geçirip karısını öldüren adama: “Efenim, başınız sağ olsun!”

“Bütün o elektronik şeyler aslında biraz mekanik kaçıyor.” GÜLBEN
ERGEN, sms, e-card gibi yöntemlerden hoşlanmadığını belirtmek
isterken…

“Ben, aşkı iki kişinin yaşamasından yanayım.”
VATAN ŞAŞMAZ

“Tangoya başlarken kadınlar sağ ön, erkekler sol arka ayaklarıyla
başlar.” İPEK TUZCUĞLU

“Tuğba Özay’ı alkışlayan gruba bakıyorum. Büyük bir çoğunluğunu kadın
ve erkekler oluşturuyor.” ECE ERKEN, Passaparola’da.

“Seyretmedim, görmedim ama gördügüm kadarıyla söylüyorum gol değildi.”
FATİH TERİM, Adanaspor-Galatasaray maçı sonrasındaki toplantıda.

“Yıllardır olmamıştı, uzun zamandan beri ilk defa tek partili
koalisyon oluyor.” Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü
mezunlarından NİL KARAİBRAHİMGİL

“Bu tür şeyler gerçek hayatta da, normal hayatta da yanına yaklaşmam
artı sevmem…” TUĞBA ÖZAY

“Biri beni çağırtıp dört saat bekletse, yarım saat sonra giderdim!” ALİ ŞEN

“Her sene bir sene daha geçiyor…” TARKAN

“Bu akşam oynanacak olan Beşiktaş-Galatasaray derbisinin sonucu henüz
belli değil.” ZEYNEP KASIMLIOĞLU

METİN UCA: “Bir örümcek tarafindan ısırılıp üstün güçleri olan bir
kahramana dönüşen çizgi film kahramanı… Ö biir, Ö ikii, Ö üüç?”

YARIŞMACI: “Örry Potter!”

17 Aralık 2010 Cuma

istanbul


Fotograf Istanbul'un en yüksek binası Sapphire'den 236 m'den c.tesi
sabah çekilmiş..
En öndeki bina Tekfen Tower..
Sonra Kanyon,
Metrocity,
Tat Towers ve
Camlica tepesi...

15 Aralık 2010 Çarşamba


Gönül istemeden ağza gelen latif sözler,
külhandaki yeşilliğe benzer dostlar.
Uzaktan bak ! geç git.
Yavrum onlar yemeye ,koklamaya değmez.
Vefasızlara gitme ,
onlar yıkık köprüdür.
Bilgisiz birisi oraya ayak basarsa ,bir bakar köprü yıkılmış.
Ayağı kırılmış !

12 Aralık 2010 Pazar

Çoğu bayanın kilo takıntısı vardır malumunuz.
Hayatım boyunca pek şişman olmadım ,yok yanlış oldu hiç şişman olmadım.
34 yaşıma kadar 52 ile 55 arası gidip geldim.
Hep 50.yi görmek isterdim ama hiç olamazdım.
Neyse uzatmayayım .34 yaşımın son dönemlerine orta çapta bir sarsıntı
yaşadım (moda
deyimle depresyon )
İşte ne olduğunu anlamadan 45 kiloya düşmüştüm ve hala kendimi kilolu
görüyordum.
Anoreksia 'nın kıyılarında dolaşmaya başlamışım farkında olmadan.
Bu ruh hali geçtikçe sanırım bedenimin tepkiside normale döndü.
Kilomu 50 ye sabitledim.
Nerden aklıma geldi bunu yazmak ,bugün fotoğrafları karıştırırken son 2
yılın fotolarına ve evveline
baktım.........Ve çok zayıf olmanın hiçde iyi gözükmediğine karar verdim.
Bayanlara tavsiyem öyle 3 beş kiloyu kafanıza takmayın ,zayıflık pek de
sağlıklı olmuyor.
Beylerin affına sığınarak :)

Kadın, dört yaşındaki kızını yürüyüşe çıkarmıştı.
Küçük kız yerden bir şey aldı ...ve ağzına götürdü.
Anne zamanında davrandı,onu elinden aldı ve bunu bir daha yapmamasını
söyledi.
"Niye?" diye sordu küçük kız. Anne açıkladı:
"Çünkü o yerdeydi. Nereden geldiğini bilmiyorsun.
Kirli ve muhtemelen mikroplu da..."
Küçük kız hayranlıkla annesine baktı. "Bu kadar çok
şeyi nasıl biliyorsunanne? Çok akıllısın."
Anne bunu da kızına bir ders fırsatı bildi ve devam etti:
"Bütün anneler bunları bilir.
Bunlar anneliksınavında vardır.
Bilemezsen anne olmana izin vermezler."
Birkaç dakika öyle sessizce yürüdüler.
Belli ki küçük kız annesinin
söylediklerini düşünüyordu.
"Anladııım!" diye gülümsedi birden,
"sınavı geçemezsen baba olursun."
Anne bu ilginç yoruma şaşkın ama mutlu,
"kesinlikle" dedi, genişçe bir gülümsemeyle...

9 Aralık 2010 Perşembe

Garip birşey bu yaşam.
Bir zamanlar isminin altını çizdiklerimizin,gün gelir üstünü çiziveririz.
Bu da bize yaşamın ne kadar akıcı , ne kadar değişken ve dizginlenemez
olduğunu öğretiyor sanırım .

6 Aralık 2010 Pazartesi

Mevlana hikayelerinden birinde ,canı yanan insanı söyle tasvir eder;
Canı yanan insan ,ayağına diken batmış eşşeğe benzer.
Canı yandıkça ha babam çifte atar durur,hem kendine hem yanındakine zarar verir.
Bilmez ki o diken debelendikçe daha da acıtır.
O Dikeni çıkarmak için ,akıl denen dosta gitmek gerekir.

Her zamanki gibi yine güzel bir benzetmedir bu.

Bence birde bunun tersi vardır.
Diken batmış olan kişi,bunu kimseye çaktırmamak için
o diken yokmuş gibi davranır.
Yürümeye çalışır ,yürüdükçe canı yanar .
Ama serde erkeklik var ya çaktırmaz,neticede kuyruğu dik
tutmak lazım.
Bu kuyruğu dik tutmaya o kadar çok kaptırır ki kendini o dikeni
çıkarmayı akıl edemez.
Ha babam canı yana yana yürümeye devam eder .
Aptal eşek gibi
Nereden mi biliyorum ?
Tabi ki tecrübeye dahil, zamanla insan kendini daha bir keşfediyor :=)

1 Aralık 2010 Çarşamba

En marjinal teyze !



Helal olsun teyzeye valla ,özgüvenini ve stilini samimi olarak takdir ediyorum.

30 Kasım 2010 Salı

Haberleri dinliyorum........
Gözlerim kapalı.
Önce hafiften bir rüzgar esiyor,
belli Amerikan rüzgarı ( şaka bir yana )
Güncel olaylar hakkında pek yazmıyorum ama,
artık işi çığrından çıkardılar.
Vikileaks skandalı denen şeye bakıyorum.
Yahu bize bilmediğimiz şeylerden bahsedin,
basının allayıp pullayıp,ballandıra ballandıra
anlattığı hükümetle ilgili söylenmiş olanları
vikileasın söylemesine gerek mi var ?
Bunların hepsi bildiğimiz gayet aşina olduğumuz
acı gerçekler !
Benim anlamadığım gözümüzün önünde cereyan eden olaylar,
anca ABD patentli olunca gündeme getiriliyor.
Benim şahsi fikrim ,vikileas belgeleri açıkladıkları hiç bir mevzu
vooov dedirtmedi .
Bundan sonra sıradışı birşeyler yayınlarlarsa onu bilemem artık.

27 Kasım 2010 Cumartesi


Sert eser rüzgarlar bazen,
kırılır bütün dallar ,umutlar.
Bakakalırsın rüzgarın ardından.
Sonra :
Biraz acı ,biraz sızı.
Alışırsın zamanla.........
Bir bakarsın hiç birşey hissetmez olmuşşun.
Ve döner durur dünya.
Vicdanın rahatsa eğer,
varsın felek çapasını ,orağını ,kazmasını ,rüzgarını
dilediği kadar savursun .
Deyip devam edersin..................

25 Kasım 2010 Perşembe

Kimden kaçıyoruz,kendimizden mi ?
Ne olmayacak şey !
Kimden kapıp kurtarıyoruz , Hak'tan mı?
Ne boş bir zahmet !

23 Kasım 2010 Salı




Değerli Hüseyin Usta ,
ödülümü vereli 2 hafta olmuş.
Bu konuda biraz tembel davranmış olsamda
bende adeti bozmadan ,Usta'ya teşekkürlerimi
iletip ,geleneği devam ettiriyorum :=)

Elif gibi

Nays Ting

Cittaslov botanik park

Gitmek kendinden ötelere

Göçebe zamanlar

Gönül üniversitesi

O.k a Mavi tutku

Kapalı kutu

Ali Zafer Sapçı

Fuat gencal

Öylesine izlenimlerim

Pictobet

Bir damla su

Hadi hayırlı uğurlu olsun :=)

22 Kasım 2010 Pazartesi


" Elbaki.. Merhum ve gafur ilarahmete rabbülgafur karı dırdırından
vefat eden Esseyid Halil Ağa'nın ruhuna fatiha"
Merkez efendi mezarlığında bulunan mezar taşının üzerinde'' hicri 1260
yılında karı dırdırından vefat eden Esseyid Halil ağa'nın ruhuna
Fatiha" yazısı, Türk toplumunda, mezar taşlarının, adeta bir mesaj
panosu olarak kullanıldığının, en güzel örneklerinden biridir.
Anlaşılan o ki yaşadığı süre içerisinde karısının çenesinden çok çeken
Halil Ağa ölmeden önce bir mezar hakkâkine kabir taşının bu şekilde
yazılmasını vasiyet etmiştir.
Belki de ömrü boyunca eziyet çektiği karısını bu şekilde ifşa ederek
ondan intikam almıştır.
Bu gün hala yerinde olan bu mezar taşının bir karikatürü de meşhur
mizah dergilerinden "Akbaba" dergisinde yayınlanmıştır.
Dünyası karısı tarafından cehenneme çevrilen Halil Ağa umarız ki
ahirette huzur içerisinde olur.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Daha sperm halindeyken başlıyoruz yaşam mücadelemize.
100 lerce spermden öne geçerek annemizim karnında, yaşama
tutunuyoruz.
Sonrada sımsıkı yumruklarla doğuyoruz ,dünyaya meydan okurcasına.
Sonrası mı ?
Yumruklarımızı sıkarak geldiğimiz dünyadan avuçlaımızı açarak gidiyoruz.
Burdaki görevimiz bitiriyor ve geldiğimiz yere geri dönüveriyoruz.
Hiç olmamışız gibi !
Döndüğümüz yerde ne oluyor desem ,dediği gibi sairin;
Bir çok giden memnunki yerinden ,
dönen yok seferinden.
"Peanut" çizgi dizisinin yaratıcısı Charles Schultz'un felsefesi
Belki okumamış olanınız vardır,paylaşmak istedim.


1.Dünyanın en varlıklı 5 insanı kim?
2.Son beş 'Camel Trophy'yi kimler kazandı?
3.Son beş yılın güzellik kraliçeleri kimlerdi ?
4.Nobel ödülü kazanan 10 kişinin adlarını söyleyin.
5.Oscar ödülü kazanan 12 aktör veya aktrisin adlarını söyleyin.
Ne kadarını yanıtlayabildiniz ?

Aslına bakarsanız geçmişin ünlülerini hiçbirimiz hatırlamayız.
Bunların hepsi kendi alanlarının en iyileridir.
Fakat alkış biter. Ödüller solar. Başarılar unutulur.
Ünvanlar ve sertifikalar sahipleriyle birlikte gömülür.
Simdi de bu sorulari yanitlayin

1.Okul hayatınızda sizi destekleyen bir kaç öğretmeninizi sayın.
2.Zor bir zamanınızda size yardım eden 3 arkadaşınızın adını söyleyin.
3.Size kayda değer birşeyler öğreten 5 kişi söyleyin.
4.Sizi takdir edip, özel hissettiren bir kaç kişi düşünün.
5.Birlikte olmaktan zevk aldığınız 5 kişi düşünün.

Daha kolay değil mi?


Kıssadan hisse: Hayatınızda bir fark yaratan insanlar en fazla saygınlığa,
en çok paraya ya da ödüle sahip olan kişiler değildir.
Size önem veren, özen gösteren kişilerdir.

18 Kasım 2010 Perşembe

" İyi bir şey olacak mı? hayır dedim kendime. İyi şeyler birdendire
olur. Böyle bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan yalnızca
kötü şeyler çıkar ya da hiçbir şey çıkmaz."
O.Atay.

11 Kasım 2010 Perşembe

Başkalarının günahlarıyla , aziz olamazsınız .

Anton Çehov
Avrupa'nın ünlü sanat merkezilerinden birinde, çocuğun biri, vitrinde çok hoş
bir tablo görür. Tablonun bedeli oldukça yüksektir.
Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş
bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile mağazaya gider.
Şanslıdır, tablo hala satılmamıştır.
İçeri girer, tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı
bulur ve ;
"Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum, tüm param da bu kadar"
der.

Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve çocuğa satar.
Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar.Mağazada adamın arkadaşları da
vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar :
"Sen ne yaptın, o resmin değeri milyonlar ederdi.
Neden bu kadar düşük bir rakama sattın?"

Ressam cevap verir:
"Evet, ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim, ancak tüm
servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim?..."

Sözün Özü:
Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyor, fakat hiçbir şeyin değerini
bilmiyorlar. Özellikle Dostluğun ve Dürüstlüğün..!!
Oscar WILDE

8 Kasım 2010 Pazartesi

Ne yap yap ,kurban gitme kışın zalim eline ;
Özün arıtılmadan yaz'ı almasın senden;
Bir şişeye bal akıt, başka yere bir hazine ,
sun güzel hazinenden,kendin sona ermeden.
Bu iş haram değidir ,tefecilikte değildir.
Sevinç verir gönüllü borç ödeyenlerine.
Görevin başka bir sen yaratmaktır,bunu bil.
İşte on kat mutluluk ;on gelir bir yerine.
On kat büyük bir görkem doğar gür benliğinden.
Ortaya senin eşin on tane sen çıkar da.
Ölüm
eli böğründe kalırdı göçünce sen.
Bırakırdı ,yaşardın gelecek kuşaklarda.
Vazgeç inattan ; öyle güzelsin ki olmalısın .
Ecel senin fatihin, solucanlar mirascın..

Shakspeare

7 Kasım 2010 Pazar




Türk usulü :=(
Dertlere care varsa ,uzulmeye gerek yok.
Care yoksa zaten, uzulmeye gerek yok !

Tibet sözü

4 Kasım 2010 Perşembe

ICI SIKILIYORDU. ANLAYAMADIGI BIR DUYGU ICINI BURKUYORDU.
EN IYISI ONA GITMEKTI. O YARDIMCI OLABILIRDI. TELEFON ACTI
KAHINE.
"IMKANSIZ, TAM CIKMAK UZEREYDIM."
"LÜTFEN" DEDI KADIN KENDISINI KIRAMAYACAGINI DÜSÜNEREK....
ÇOK ZENGINDI KADIN, ÜLKENIN EN ZENGINLERINDEN.
DOGAÜSTÜ GÜÇLERE INANIRDI VE KAHININ MÜDAVIMLERINDENDI. TABII KI
KAHIN BÖYLE IYI BIR MÜSTERISINI KIRAMAMISTI.

KARSILIKLI OTURUYORLARDI. ÖNLERINDEKI SUYA BAKTI KAHIN, KASLARI
ÇATILDI, GÖZBEBEKLERI BÜYÜDÜ, ALT DUDAGI DÜSTÜ, KAFASINI KALDIRIP ONA
BAKTI;
"ÇOK ÜZGÜNÜM" DEDI, DURAKLADI, BELLI KI SÖYLEMEK ISTEMIYORDU.
"NE?" DEDI KADIN ISRARLA, VE KAHIN SÖYLEDI :
"SUDA YARINI GÖREMIYORUM.. ."

YIKILMISTI KADIN. MEDYUM BUGÜNE KADAR HIÇ YANILMAMISTI.
YARIN OLMADIGINA GÖRE BU GECE ÖLECEKTI. NE YAPMALIYDI? EVINE
GITTI, VASIYETINI YAZDI, BIRAZ TV IZLEDI. UYKUSU GELMISTI.

SON GECESIYDI VE NE YAPACAGINI BILMIYORDU.
EN IYISI UYUMAKTI. BÖYLECE ÖLÜRKEN HIÇ BIR SEY HISSETMEZDI.

YATAGINA UZANDI, GÖZLERINI KAPATTI VE.. DERIN BIR UYKUYA DALDI.
UYANDIGINDA GÜNES YENI DOGMUSTU, KUS SESLERI GELIYORDU.
"CENNETTE MIYIM?" DIYE DÜSÜNDÜ.

HERSEY GECE BIRAKTIGI GIBIYDI. KALKTI, SABAHLIGINI GIYDI, SALONA
INDI, HERSEY NORMAL GÖZÜKÜYORDU. KAHIN BU KEZ YANILMIS MIYDI ACABA?
MASANIN ÜSTÜNDEKI GAZETEYE GÖZÜ ILISTI. MANSETTE BÖYLE YAZIYORDU :
"ÜNLÜ KAHIN ÖLDÜ"

Hayatlarini kendi kararlari ile yasamak yerine baskalarinin
kararlari ile yasamayi seçenlere. . . .

1 Kasım 2010 Pazartesi

Simdi sen "su" oldugunu dusun.
Su kadar ozel, su kadar faydali ve su kadar cok, tukenmez...

...Ama ister cesmelerden dokul, ister goklerden yag, ister nehirler
dolusu ak; dibi olmayan bir kovayi dolduramazsin.
Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsin...
Unutma; daha cok bagirdiginda daha cok dinlenmezsin...
Gurultunun parcasi olursun sadece!..
Suyun yaninda olanlar suyu en az icenlerdir.
Cunku; "Su nasilsa burada, luzum yok ki suyu kana kana icmeye" diye
dusunurler...

Aynen, sesini surekli duyanlarin seni dinlemedikleri gibi!
Ormandaki hic bir hayvan, irmagin gurultuler koparan yerinden su
icmeye calismadi simdiye kadar.
Hepsi, hep sabahin en sakin anini bekledi; suyun durgun yerlerini
bulabilmek icin gittiler ve sakin sakin ihtiyaclarini giderdiler;
Onlar icin en uygun olan ve kendi istedikleri zamanda...
Sen, hep bir su oldugunu dusun.
Su gibi guzel, su gibi yararli, su gibi vazgecilmez...
Ve su gibi hayat kaynagi oldugunu dusun.
Ama su gibi yasatici ol ;
Su gibi yikici, surukleyici ve oldurucu degil!..
Sen bir su ol...
Ama rahmet ol; afet degil!
Su isen tarlalarini basma insanlarin, yuvalarini yikma, ocaklarini sondurme;
Sana "felaket" denmesin!
Su isen bir bardaga sigabil ki; damarlara giresin!..
Su; yuce Tanri'nin insanlar icin yarattigi en buyuk nimetlerden biri...
Ve suya benzedigini unutma!
Su gibi ozel, su gibi guzel, su gibi faydali, su gibi luzumlu ve su
gibi bitmez-tukenmez oldugunu da unutma.
Ayrica su gibi sakin olabilecegin gibi, su gibi de "kiyametler"
koparici olabilecegini unutma...
Unutma; Senin isin rahmet olmak, afet degil!
Vadiler varken onunde ve ovalar varken yayilabilecegin; kucuk
irmaklara ayirabiliyorsan kendini ve bardaklara bolebiliyorsan, hayat
verirsin cevrene.
Ve yasayabilirsin dunya donmesine devam ettigi muddetce...
Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen; korkulan ve kacilan olursun seller,
afetler gibi...
Tercih elindeydi hep ve hep de "senin" ellerinde olacak...
Ya tutmayi ogreneceksin dilini veya hic durmadan konustugun icin,
sadece bombos ve anlamsiz sesler cikartan birisi oldugunu
zannettireceksin cevrendeki insanlara!

Ama yapman gereken su degil mi?
Dusuneceksin ne zaman ne soyleyecegini.
Dusuneceksin kimin dinleyip dinlemedigini, kimin anlayip anlamadigini.
Dusuneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarini anlatabildigini...
Hatta anlayanlarin anladiklarinin da senin anlattiklarinin ne kadari
oldugunu dusuneceksin...
Ve konusmak icin en uygun zamani bekleyecek, en az ama en uygun
kelimeleri secmeye calisacaksin...
Ahmak olmayan yolcularin, onceden aldiklari biletleri ceplerinde oldugu halde,
saatlerini kontrol ederek, vakit yaklastiginda, vapurun kalkacagi
iskelede hazir olmalari gibi,
sen defikrini bildirecegin kisinin "kiyiya yanasmasini" bekleyeceksin !..
Demeyeceksin; "Ben canim isteyince giderim iskeleye, vapur da o
saniyede gelmek zorunda!.."
Demeyeceksin; "Ben aklima geleni aklima geldigi bicimde soylerim.
Karsimdaki de degil duymak, degil dinlemek, anlattigimdan bile
fazlasini anlamak zorunda!.."

Keske oyle olsaydi.
Keske hakli olsaydin, ama maalesef degil...
Agzini acip"Selaleden dokulen suyu" icmeye calisan bir tavsan gordun mu hic?..
Veya onune cikan agaclari dahi surukleyen bir selden susuzluk
gidermeye ugrasan bir ceylan gordun mu?
Kaplanlar bile icebilmek icin suyun durulmasini bekler; beyni olan her
yaratik gibi!
Hadi...
Sen simdi "su oldugunu" dusun, ve kendini "su gibi" hisset...
Su gibi ozel, su gibi guzel, su gibi berrak, su gibi yararli...
Su gibi hayat kaynagi ve su gibi bitmez-tukenmez oldugunu hatirla...
Ama yine su gibi "bir kucuk bardagin icine" sigdir ki kendini;
girebilmeyi ogren insanlarin damarlarina.
Hayat ver...
Vazgecilmez ol !..

MEVLANA

28 Ekim 2010 Perşembe

Kadılar Müftüler Fetva Yazarsa
İşte Kemend, İste Boynum Asarsa
İşte Hançer, İste Kellem Keserse
Dönen Dönsün Ben Dönmezem Yolumdan

Pir Sultan Abdal

27 Ekim 2010 Çarşamba

Çok kolaydır insanların acıya duyarlı davranmaları.
Ne zordur düşünceye duyarlı olmaları .



Oscar wilde

26 Ekim 2010 Salı

Bir zamanlar, Uzak Doğu''da, artık yaşlandığını ve yerine geçecek
birini seçmesi gerektiğini düşünen bir imparator
varmış.Yardımcılarından ya da çocuklarından birini seçmek yerine;
kendi yerine geçecek kişiyi değişik bir yolla seçmeye karar vermiş.Bir
gün, ülkesindeki tüm gençleri çağırmış ve:
"Artık tahttan inip yeni bir imparator seçme vakti geldi. Sizlerden
birini seçmeye karar verdim." demiş.
Gençler şaşırmışlar, ancak o sürdürmüş:
"Bugün hepinize birer tohum vereceğim. Bir tek tohum... Ama bu çok
özel bir tohum. Evlerinize gidip onu ekmenizi, sulayıp büyütmenizi
istiyorum. Tam bir yıl sonra büyüttüğünüz o tohumla buraya
geleceksiniz. Sizi, yetiştirdiğiniz o tohuma göre değerlendirip,
birinizi imparator seçeceğim. "
Saraya çağırılan gençlerin arasında Ling adında biri de varmış.O da
diğerleri gibi tohumunu almış...
Evine gidip heyecanla olayı annesine anlatmış. Annesi bir saksı ve
biraz toprak bulup, onun tohumu ekmesine yardım etmiş.
Sonra birlikte dikkatlice sulamışlar. Her gün sulayıp büyümesini
bekliyorlarmış.Yeterince zaman geçtikten sonra diğer gençler
tohumlarının ne kadar büyüdüğünü anlatırken, Ling hayal kırıklığı
içinde, kendi tohumunda hiçbir değişiklik olmadığını görüyormuş.Üç
hafta, dört hafta,beş hafta geçmiş...
Hâlâ hiçbir gelişmeyokmuş. Diğerleri yetişen bitkilerinden söz ederken
Ling çok üzülüyormuş. İmparatorun onu beceriksiz sanmasından
çokendişeleniyormuş. Arkadaşlarına da hiçbir şey diyemiyor, sabırla
bekliyormuş.
Sonunda bir yıl bitmiş ve gençlerin yetiştirdikleri bitkileri
imparatorun huzuruna götürecekleri gün gelip çatmış.Ling, annesine boş
saksıyı götüremeyeceğini söyleyince, annesi ona cesaret verip;
saksısını götürüp dürüst bir şekilde olanları imparatora anlatmasını
istemiş. Ling, pek istemese de, annesinin sözünü tutmuş ve boş
saksıyla saraya gitmiş.
Saraya varınca arkadaşlarının yetiştirdiği bitkilerin güzellikleri
karşısında şaşırmış.Sonra imparator gelmiş ve tüm gençleri selamlamış.
Ling, arkalarda bir yerlere saklanmaya çalışıyormuş.
"Ne büyük bitkiler, çiçekler ve ağaçlar yetiştirmişsiniz. Bugün
biriniz imparator olacak." demiş imparator.
Aniden arkada elinde boş saksısıyla Ling''i fark etmiş. Hemen
muhafızlarına onu öne getirmelerini emretmiş. Ling çok korkmuş.
"Sanırım beceriksizliğimden dolayı beni öldürtecek."Ling öne
geldiğinde imparator adını sormuş. "Adım Ling." demiş.
Diğer gençler gülüşüp onunla alay etmeye başlamışlar. İmparator onları
susturmuş. Ling''e ve elindeki saksıya dikkatle bakıp kalabalığa doğru
dönmüş.
"Yeni imparatorunuzu selamlayın. Adı Ling!" demiş.Ling inanamamış.
Çünkü tohumunu yeşertememiş bile, nasıl imparator olurmuş?...
İmparator devam etmiş:
" Bir yıl önce burada herkese bir tohum verdim. Siz ekip, sulayıp bir
yıl sonra getirecektiniz. Ama hepinize kaynamış tohum vermiştim. Asla
büyüyemeyecek olan... Ling''in dışında herkes
ağaçlar, bitkiler ve çiçekler getirdi; çünkü tohumun büyümediğini fark
edince hepiniz onu bir başka tohumla değiştirdiniz. Sadece Ling içinde
benim verdiğim tohum olan boş saksıyı getirme cesaret
ve dürüstlüğünü gösterdi. Beklentisi gerçekleşmeyince umutsuzluğa
kapılsa da, dürüstlüğünden vazgeçmedi...Onun için yeni imparatorunuz o
olacak !"
EN SADE DOĞRULAR MI, yoksa RENGARENK YALANLAR MI?

25 Ekim 2010 Pazartesi



Aşk... En büyük gerçek... En büyük hayal... En büyük güç... En büyük
zayıflık... En büyük mutluluk... En büyük ızdırap... En büyük ifşa...
En büyük sır... Bütün bu tezat ifadeler, âşık olan kişinin sahip
olduğu duygular. Âşık bu duyguların esiri olmuştur ve aşk öyle bir
şeydir ki tarif edilemez, ancak yaşayanların belli bir derece anlamına
muvaffak oldukları, her kişinin kendi konumuna ve deneyimine göre
farklı şekillerde tezahür eden bir gizemdir.

Âşık olan insan bedensel olarak bu dünyada olsa da, manevi olarak
artık farklı bir boyuttadır

İnsanlar aşk için yaşarlar, aşk için ızdırap çekerler. Aşk uğruna
mücadeleler verilmiştir, şiirler yazılmış destanlara konu olmuştur.
Âşık olan insan bedensel olarak bu dünyada olsa da, manevi olarak
artık farklı bir boyuttadır. Her şey farklıdır onun için, uç
noktaların insanıdır artık O! Aşkta sebep aranmaz. Meçhuldur o, hem
seven için, hem de sevilen. Aşk bir motivasyondur. Maşuka ulaşmak âşık
için hayattaki en büyük gayedir ve âşık hayatının en büyük gayesine
ulaşabilmek için artık her türlü riski almaya hazırdır. Yerine göre de
her şeyden vazgeçmeye...



Peki, ya âşığı olduğu kişi tarafından reddedilmeye ne demeli?

Tüm bu duygu yoğunlukları ve gel-gitleri arasında yorgun düşen, ama
yılmayan ve sevdiğini elde edebilmek için tüm dünyaya meydan okumaya
hazır olan insan, sevdiği tarafından reddedilince yıkılmaz mı? Neden
kabullenemez bu durumu, neden duygularını ve hareketlerini kontrol
edemez? İşte bu soruların cevabı, gerçekleştirilen güncel bir çalışma
ile verilmeye çalışılıyor.

Helen E. Fisher liderliğinde gerçekleştirilen ve sonuçları geçtiğimiz
Temmuz ayında Journal of Neurophysiology'de yayımlanan güncel bir
çalışma, reddedilme sonucu oluşan derin ızdırap ve üzüntü ile beynin
motivasyon, ödül ve bağımlılıkla ilgili bölgeleri arasında bir
ilişkili olduğunu gösteriyor.

Ben seni unutmak için sevmedim,

Gülmen ayrılık demekmiş bilemedim

Bekledim sabah akşam yollarını

Ölmek istedim, bir türlü ölemedim

Aşk bu mu, sevda bu mu, hayat bu mu

Kalp acı, dünya hüzün, göz yaş dolu...

Söz: İlham Behlül Pektaş



Reddedilme ile Motivasyon, Ödül ve Bağımlılık Arasındaki İlişki

Reddedilme veya ayrılık sonrası beynin hangi bölgelerinin
etkilendiğini belirlemek amacıyla, sevgililerinden yeni ayrılmış
olmalarına karşın hâlâ sırılsıklam âşık olduklarını belirten kadın ve
erkeklerden oluşan 15 üniversite öğrencisi seçildi. Sevgililerinden
ayrıldıkları günden bu güne ortalama 63 gün geçmişti ve katılımcıların
hepsi de romantik duyguların yoğunluğunu ölçen Tutkulu Aşk Ölçeği
(Passionate Love Scale) olarak adlandırılan psikolojik testten yüksek
skor almışlardı. Katılımcılar, ortalama olarak uyanık geçirdikleri
vaktin %85'lik bir kısmını sürekli kaybettikleri aşklarını düşünerek,
onlar için matem tutarak ve tekrar sevdikleriyle birleşmeyi düşleyerek
geçiriyorlardı. Deneyde beyin aktivitelerini ölçmek için fonksiyonel
manyetik resonans görüntüleme (fMRI) tekniğinden yararlanıldı. İlk
aşamada, katılımcılara sırıksıklam âşık oldukları kişilerin
fotoğrafları gösterildi ve beyin aktiviteleri kaydedildi. Sonrasında
romantik düşüncelerden kurtulabilmeleri için basit bir matematik
testini çözmeleri istendi. İkinci aşamada, romantik açıdan herhangi
bir duyguya sahip olmadıkları (nötr) kişilerin fotoğrafları gösterildi
ve beyin aktiviteleri kaydedildi.

Aşk ayrılığında etkilenen beyin bölgeleri

Deney sonucunda, duygusal bağ kurulan kişilerin fotoğraflarına
bakıldığında, nötr kişilerin fotoğraflarına bakıldığındaki tepkilere
nazaran beynin belli bölgelerinin daha fazla uyarıldığı gözlemlendi.
Bu bölgeler:



Motivasyon ve ödül merkezi ile ilgili orta-beyindeki ventral tegmental alan,

Bağımlılık ve (bağımlı olunan şeye) şiddetli arzu duyma ile ilgili
beynin nükleus akumbens ve orbitofrontal / prefrontal korteks
bölgeleri. Bu alanlar özelikle uyarıcı madde bağımlılığında görülen
dopaminerjik (nörotransmitter dopamin ile ilgili) ödül sistemi ile
ilişkisi olduğu saptanan beyin bölgeleridir,

Fiziksel acı ve sıkıntı ile ilgili beynin insüler korteks ve
singulat anterior bölgeleri.



Romantik açıdan reddedilme bağımlılık yaratıyor

Araştırmacılara göre bu sonuçlar, aşk tutkusunun statik bir duygu
olmaktan ziyade amaç odaklı bir motivasyon olduğunu ve romantik açıdan
reddedilmenin bir çeşit bağımlılık olduğu savıyla örtüştüğünü
gösteriyor. Bu da neden sevgiliden vazgeçmenin çok zor olduğunu açık
bir şekilde gösteriyor.

Romantik ayrılıkla, madde bağımlılığında beyinin aynı bölgesi uyarılıyor

Çalışmada yer alan Dr. Arthur Aron, yoğun duygusal aşk ve reddedilme
ile nöral sistem arasındaki ilişkileri anlamanın önemli olduğunu,
çünkü romantik açıdan reddedilmenin tüm dünyada depresyonun en başta
gelen sebepleri arasında yer aldığını belirtiyor. Bu çalışma aynı
zamanda, romantik açıdan reddedilme durumundaki aşkta görülen motifle
daha önceki bilimsel çalışmalarla belirlenen mutlu aşkta görülen
motifin temel olarak aynı unsurları barındırdığını ortaya koyuyor.
Buna karşın aradaki en önemli fark, romantik açıdan reddedilen
kişilerin beyinlerinde uyarıcı madde bağımlılığında uyarılan beyin
bölgesi ile aynı merkezin uyarıldığı sonucunun bulgulanmasıydı.

Zamanın her şeyin ilacı olduğu doğru mu?

Araştırmanın bir diğer bulgusu ise, ayrıldıktan sonra zamanla, beynin
bağlılıkla ilgili sağ ventral putamen /pallidum alanındaki
aktivitelerde azalma olması. Bu sonuç, zaman her şeyin ilacıdır savını
desteklemesi açısından da oldukça ilginç bir kanıt sunuyor.



Kaynak : Bilim ve Teknik -TÜBİTAK / Ağustos 2010

23 Ekim 2010 Cumartesi

DÜŞÜNCEN KONUŞMANA,
KONUŞMAN HAREKETİNE,
HAREKETİN KADERİNE YANSIR..

MEVLANA
Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmıştır.

Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü
ekememektedir

Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar.

Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir.

Kurt, adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar.
'Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı,

eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler.
Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine
girmesini söyler.

Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder.
Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar.

Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü
'görmedim' der ve avcılar uzaklaşır.
Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki
torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar.
'Çok teşekkür ederim' der kurt, 'Bana büyük bir iyilik yaptın'
'Önemli değil' der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar.
'Bir dakika' diye seslenir kurt:

Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum,
çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve
burada senden başka yiyecek bir şey yok.'
Köylü şaşırır:
'Olur mu, ben senin hayatını kurtardım.'
'Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir
şey yoktur' der kurt.
'Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım.
' Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç
kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler.
Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar.
' Ne vefası ' der kısrak, 'Ben sahibime yıllarca hizmet ettim,
arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim.

Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu...
'Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar.
'Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim' der köpek, '
Yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime koyunlarını korurum,
yabancılara saldırırım,

ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur...'
Kurt köylüye döner, 'İşte gördün' der. Köylü de son bir çabayla
'Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye' diye cevap verir.
Bu kez karşılarına bir tilki çıkar.
Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar.
Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir.
'Her şeyi anladım da' der tilki
'Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?
'Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar:
'Gözümle görmeden inanmam...
'İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez,
tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar.
Köylü eline bir taş alır ve 'Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık'
diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar.
Sonra tilkiye döner
'Sana minnettarım beni bu kurttan kurtardın' der.

Tilki de 'Benim için bir zevkti' diye cevap verir.

O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa
alacağı parayı düşünür

ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür.
Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter:
'Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş...'
Balzac der ki: " İki kez sevilir. Birincisi gerçekte, ikincisi anılarda!"
Bir otobüs dolusu dostlarla Hacı bektaş'ı ziyarete gidiyoruz.
Seyid otobüsün en genci,bende en yaşlısı, sohbet ediyoruz.
Seyid civa gibi durduğu yerde durmuyor,her frende tepetaklak
oluşu ,inadına onu keyiflendiriyor.
Sabahı ,Kırşehir'in ünlü Özbağlar girişinde karşılıyoruz.
Kırşehir'li bir arkadaşım anlatmıştı.
Özbağ halkı bir alemmiş.
Köyün ortasından geçen ana yoldan karşıya inadına yavaş
geçerlermiş.
Hızla gelen pahalı arabalara fren yaptırmak hoşlarına gidermiş.
Akşam kahvede "üç Mersedes,beş BMW durdurdum "diye övünürlermiş.
Doğal olarak da bazen durduramaz ,ölürlermiş .

Kaynak :Hasan Kıyafet ,Ölülerle Söyleşi

21 Ekim 2010 Perşembe

Bir gün bir doktora, gerginlik ve tedirginlikten şikâyetçi olan bir
hasta gelmiş Yapması gereken çok işinin bulunduğunu; fakat kendisinin
rahatsız, işlerin ise beklemeye tahammülü olmadığını söylemiş

Doktor:

Bu işleri başka biri yapamaz mı? Ya da bir başkası size yardımcı
olamaz mı? diye sormuş

Adam:

Onları yalnız ben yapabilirim; bütün işler bana bakıyor! diye cevap
vermiş

Doktor:

Sana bir reçete vereceğim Bu reçeteyi aynen tatbik etmen gerekiyor!
diyerek, yazıp eline vermiş Adam reçeteyi eline alıp baktığında,
hayretler içinde kalmış Reçetede, Her gün en az iki saat işi bırakıp
yürüyüş yapacaksın ve her haftanın yarım gününü bir mezarlıkta
geçireceksin yazıyormuş

Hasta adam:

Yürüyüşü anladık ama; neden mezarlık? diye sormuş

Doktor:

Oraya gidip mezar taşlarına bakmanı istiyorum
Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur
Sen de onlar gibi ölüp mezarlığa gömülünce, kendinden başkasının
yapmasına imkân olmadığını zannettiğin işlerin, başkaları tarafından
da yapılmaya devam ettiğini göreceksin.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Söküklerini dik sözlerinin,

dilini kalbine yanaştır;

Dilinle söylediğini ,kalbinle de söyle.

Dikiş tutmuyorsa şayet, söylenmeyi

bırak; sus, kalbinden geçmeyeni diline değdirme...

Mevlana
İsmet Paşa,
Latife Hanım' ı beğenmişti. Bu konunun evlilikle sonuçlanmasını
istediğini belli etti. Halide Edip Hanım: "Fikriye Hanım çok üzülecek"
dedi.
- "Neden?"
- "Bir yıldan fazladır Paşa' ya canla başla bakıyordu."

İsmet Paşa önemsemedi:
- "Akrabası değil mi? Bir saygı görevi olarak bakıyordur."
- "Öyle başlamış olabilir ama durum artık değişik. Bence Paşa' ya
iyice aşık. Paşanın sarı tesbihini bir muska, kutsal bir kolye gibi
boynunda taşıyor. Öyle sanıyorum ki evleneceklerini umuyor."

İsmet Paşa itiraz etti :
- "Yoo! İyi bir hanım olabilir. Ama Paşa' nın eşi olmak için yeterli mi?"

Halide Edip Hanım gülümsedi:
"Aşk, haddini bilmemektir zaten."

Denge






Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

Turgut Uyar

16 Ekim 2010 Cumartesi

KÖRLERİN HİKAYESİ

Dere tepe, dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür
yürür gidermiş, gider gider yürürmüş. Bir gün uzaklarda renkleri
karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış
köye doğru. Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir
tuhafmış köyün...

Girince köyün içine, anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası.
Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı
kapalıymış gözleri...

Gezgin, karar vermiş burada yaşamaya: "Hiç değilse benim bir gözüm
var!" diyormuş, "Körler ülkesinde şaşılar kral olur derler. Ben de
bunların başına geçer, yaşarım!"

Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok
hassasmış. Kendilerine göre kurdukları düzen içinde yuvarlanıp
gidiyorlarmış. Adam şaşkın, hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri,
konuşmaları başka türlüymüş...

Bir gün körlerden biri öteki bir körün malını aşırmış. Sadece tek
gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş: "Filanca malını çaldı
filancanın!"

Körler: "Nereden biliyorsun? O kadar uzaktan duyulmaz ki!" demişler.

"Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim!" demiş bizimki.

Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar
içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.

"Ne demek görmek?" demişler, "Nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak
mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?"

"Anlıyorum tabi..."

"İnanmayız, imtihan edeceğiz seni!"

Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle
biliyorlarmış, o mesafeden hiçbir şey işitilmeyeceğini.

"Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz?" diye sormuşlar.

Adam anlatmış: "Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, şu ayağa kalktı, bu
elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs."

Derken körler bir evin içine girip bağırmışlar: "Anlatsana!"

"İçeri girdiniz, göremiyorum ki..."

Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu: "Ne olmuş yani
içeri girmişsek? 50 santim farketti, anlat anlat!" demişler.

"Arada duvar var, görmüyorum!"

Körler: "Sen atıyorsun!" demişler, "Demincek tesadüf etti. Bak şimdi
bilemiyorsun."

Adam: "Çıkın dışarı, söyleyeyim!"

"Bu kadar uzaktan duyunca ha içerisi, ha dışarısı, ne çıkar yani?"

"Ben duymuyorum, görüyorum!" diyormuş adam.

"Öyle şey olmaz!" demişler, "Sende bir bozukluk var, saçmalıyorsun,
acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni."

Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler. Hekim de kör tabii...
Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın
yüzünde gezdirirken "Buldum!" demiş, "Bozukluk burada!" Adamın açık
olan gözünü kasediyormuş hekim ve "Saçmalaması bundan dolayı"
diyormuş. "Ben şimdi hallederim, düzeltirim onu."

Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezgin zor bela kurtarmış kendini ondan.

Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip
kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar...

14 Ekim 2010 Perşembe

Köpeğe gem vurma, kendisini at sanır,
eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir.
Zaten o eşek, inciyle denizin
varlığından da şüphe eder.

Mevlana

Fransız'ca şarkılar

http://www.malhanga.com/musicafrancesa/

Kadınlardan vecizeler

Bir kadın 24 yaşına kadar, hayatının erkeğine rastlamadıysa,
dünyada ondan talihlisi yoktur.

Deborah kerr

Aşkı sıradan kadınlar yaşar. Güzel olanlar ,kendilerini sergilemekten
fırsat bulamadıkları için aşka zaman bulamazlar.

Katherina Herpburn

Bir kızın ,akıllı görünmek yerine daha güzel gözükmeye
çalışması normaldir.
Çünkü erkeklerde her zaman olduklarından kibar görünürler.

Farah Fawcett

Hiç bir kadın ,aynı erkekle 50 yıl evli kalamaz.
Çünkü 25 yıldan sonra o artık başka bir erkektir.

Dolares Hope


Sürekli ağlayan bir köpeğim,habire küfreden bir papağanım,
dumanı tüten bir sobam ve her geceyi dışarıda geçiren bir kedim
varken neden evleneyim ?

Lauren Bacal


Genç kız ,ideal erkeği bulmaktan vazgeçip ,bir koca
aramaya başladığı zaman.
Yetişkin bir kadın olmuş demektir.

Raguel Welch

Kadını asla küçük görmeyin,
tabi yaşı ve kilosu dışında .

Shelley Winters

13 Ekim 2010 Çarşamba

Prof.dr . Çiçek Wöber'den çok yerinde tespitler .


Dizilerde aslında ne demek isteniyor, işte bazı tespitlerim..

Sadakatsizlik ahlaksızlık değildir.
Yaşamda sıkıntı yoktur, yaratılış sırasında herkes konfor içinde doğar.
Çalışmak gereksizdir, değirmenin suyu bir yerlerden gelir.
Yüzsüzlük ayıp değildir.
İnsanın aklına geliveren doğrudur, irdelemek gereksizdir.
Bağırarak konuşmak tek iletişim yoludur.
Kafaya uymayan bir şeyler olduğunda;
- Basitse hakaretle, küfürle,
- Biraz karışıksa dayakla,
- Daha da ciddi ise öldürme yoluyla halledilir.

Bu ülkede tüm erkekler maço, çoğu kadınlar erkek avcısıdır.
Para ve parasal mutluluk yaşamın temel amacıdır, nasıl kazanıldığı
önemli değildir.
Yalan, aynı nefes alma, yemek yeme gibi doğal yaşam fonksiyonudur.
Ülkede sadece 3 marka otomobil kullanılabilir: Audi, Mercedes, BMW.
Ülkede tek yiyecek vardır: Kebap
Ülkede tek şive vardır, o da Kürt şivesidir.
Ülkede tek dans türü vardır (erkekler el ele tutuşup birkaç adım sağa,
birkaç adım sola giderler)
Ülkenin para birimi ABD dolarıdır.

Erkekler genellikle siyah takım elbise, kravatsız beyaz gömlek ve
Alaattin'in Lambası'na benzeyen sivri ayakkabılar giymekte ve siyah
cip kullanmaktadırlar.



Ve halkımız dizilerde verilen bu saklı içeriği, kaygısızca
benimsemekte ve bu dizileri hiç kaçırmadan ailece bayılarak
izlemektedir.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Test

Hadi test yapın bakalım !

Ruhunuzun ölümden sonra yaşadığınızı hayal edin.
Size göre ruhunuz bedeninizden ayrıldıktan sonra nasıl bir biçim alır.


1.Ruh bedenin yaşarkenki boyuna ve biçimine sahiptir.

2.Ruh insan şeklini korur ama,boyutları daha büyüktür.

3.Ruh insan biçiminde ama, ufaktır .Peri gibi.

4.Ruh ateşten bir bulut gibidir,kalıcı bir biçimi yoktur.


Şimdi biraz uzun bir boşluk :gözünüz cevaplara kaymasın.











1.Şeçenek:
Kendinize güveniniz tam.
kendinizi kabul ediyorsunuz,hatalarınız ve herşeyinizle kendinizle barışıksınız.
Hayatınız boyunca bu dengeli çizgiyi bozmayın.




2.Şeçenek:
Bugünkü halinizden memnun değilsiniz,başaracak ve deneyim kazandıracak
çok fazla şeyiniz olduğunu düşünüyorsunuz.
Bu da egonuzu olduğunuzdan daha yüksek görmenize neden oluyor.
Bu tatminsizliği bir tarafa bırakmazsanız,hayatınız boyunca huzursuzluk
çekebilirsiniz.


3.Şeçenek :
Tüm iyi özelliklerinize rağmen ,içinizde sizi özel yapan şeyleri bulamamışşınız.
Bu kendinizden şüphe etmekten kaynaklanıyor.
Bende yanlış olan nedir ? diye sorduğunuzda ,
doğru cevabı bulamıyorsunuz.Kendinizinde( diğer insanlar gibi) hatalı
olabileceğini kabullenmelisiniz.


4.Şeçenek:
Eksiklerinizden ötürü üzüntü ya da güçlü olduğunuz yanlarınızla
gurur duymuyorsunuz ve kendinizi başkalarıyla kıyaslamakla
uğraşmazsınız.
Aslında siz ,ben ile ilgili konularla fazla meşgul değilsiniz.
Bunun nedeni inanılmaz derecede sığ ya da inanılmaz derecede
derin olmanızdan kaynaklanıyor.
Ama bu bile sizin için önem taşımıyor.

9 Ekim 2010 Cumartesi

5 Ekim 2010 Salı

Ne okuyorum ?

Bu aralar tam bir bahar miskinliğindeyim,imkan olsa bütün gün
kedi gibi gerinek ve keyif yaparak geçirebilim sanırım :)

En son Khaled Hosseını 'nin Bir Muhteşem Güneş adlı
romanını bitirdim.Özelliklede bayanlara tavsiye ederim.
Konu iki afganlı kadının hayatın bir noktasında keşişen yolları.
Kitap duygu dolu ,akıcı bir uslupla ve gerçeklerle akıp gidiyor.
Yazar'ın daha önceki kitabı gibi (Uçurtma Avcısı )
Biraz keyifle, biraz hüzünle ,hani o arada kafa yormayan kitaplardan
okumak istediğinizde, bu kitap doğru seçiminiz olabilir.
Nasihat ,zamanında taze olarak yemediğin ekmeği,
başkasına bayat yedirmeye çalışmaktır.

Tüketim çılgınlığı

Adamın biri Konya'da Mevlana'yı ziyarete gider ve ona bir tane kuzu götürür.
Mevlana kuzuya gönül gözüyle bakar ve onun helal parayla alınmadığını anlar,
hediyeyi kabul etmez..
Aynı adam bunun üzerine kuzuyu alır Hacı Bektaş'a götürür, o da kuzunun durumunu anlamakla
beraber ,başka bir hayır için kuzuyu kabul eder.
O zaman adam sorar:
Hazretim bu kuzuyu Mevlana'a ya götürdüm kabul etmedi !
Hacı Bektaş cevap verir :
Evladım ,Mevlana gayet saf bir altın gibidir .Bünyesi yabancı madde kabul etmez.
Adam bunun üzerine tekrar Konya'ya dönüp Mevlana'nın huzuruna varır.
Hacı Bektaş'ın kuzusunu kabul ettiğini söyler ,bunun üzerine Mevlana:
Oğlum Hacı Bektaş büyük bir denizdir,böyle ufak lekeler ,haramlar o denizde
kaybolur gider .Der.

İşte böyle bir zamanlar bu toprakların bilen insanları ,birbirlerine karşı bu kadar zarif ve
saygılıydılar...
Zaman zaman ekranda gördüğümüz sözüm ona aydın ve profların kulakları çınlasın.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Bazen ,umutsuzluğun kollarında.
Bazende umud etmenin zirvesinde.
Ne garip ,
neren acısa öbür yanını dönerken hayata.
Tam bittim deken,
O biryerlerden geliveren yaşama tutunma ve nedenler yaratıverme
becerisi...................
Ve gerçeği hiç bir zaman bilememenin o garip hazzı.

1 Ekim 2010 Cuma

Kardeşimle çocukluktan bir maceramız.

http://ruzgariz.blogspot.com/2010/10/haberler-haberleer-haberleeeer.html

Babadan oğula

Toplantıya gideceğim.Baktım genç kalma
ihtimalim var,bindim bir taksiye,muhabbetçi bir arkadaş.O anlatıyor
ben dinliyorum.Tam işyerinin önüne geldik.Ankara'da
Bakanlıklar.Diyelim ki. taksi parası 9.75 TL tuttu,ben 10 TL
uzattım.Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya,taksici üstünü
arıyormuş gibi yapar,siz de para üstünü alabılmek için bir ayak
dışarda,inmemek için debelenirsiniz.Tam o sahne olacak.Şoför,para üstü
varmı diye aranmaya başladı.
"Üstü kalsın kardeşim"dedim.
Döndü bana doğru
"Vaktin varmı ağabey ?" dedi.
"Evet" dedim (tek ayağım hala dışarda)
Dörtlülere bastı,trafik dört şerit akıyor,indi araçtan.Önde
bir büfe var.Gitti oraya,bir şeyler konuşup geldi.Bana 25 Krş
uzattı.Belli ki para bozdurmuş.
"Birader" dedim,"9.75 değil,10.50 yazssa istermiydin 50 krş.benden?"
-Ne alacağım ağabey 50 krş.u
-Peki niye gittin 25 krş.için o kadar uğraştın.üstü kalsın demiştim.
Döndü bana,attı kolunu arkaya :
-Vaktin varmı ağabey
-Var
-Çek kapıyı o zaman
Muhabbetçi bir taksici ile karşı karşıyayız.
5 dk.konuştuk.İngiltere'de profösüründen,bilmem kiminden
eğitimler aldım.O taksicinin 5 dk.da öğrettiklerini,ingiliz hocalar
haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler.
Ağabey biz Keçiören'de 5 kardeşiz.Babam rençberdi benim,günlük
yevmiyeye giderdi;artık inşaat falan bulursa çalışır gelir,o gün iş
bulamamışsa,biz eve gelişinden,yüzünden anlardık. Durumumuz hiç iyi
olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik.Yemek bitince babam
bize"Durun kalkmayın" derdi.Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada
konuşma yapardı.
"Aha" dedim,"Bizim meslek",seminerci.
- Ne anlatırdı baban

- Hayattta nasıl başarılı olunur ?

O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor,sonra
çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.
-Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit
ederdi,delik bir çorapla pantalonun ceplerini çıkarır,dört kardeşi
karşısına alıp "Dürüst olun,evinize haram lokma sokmayın" diye
anlatırken ,biz de gülerdik. Annem kızardı,"Babanızla alay etmeyin.O,
hem dürüst hem de çalışkandır" derdi. Yan evde iki kardeiş var,onların
babası zengin. Babaları birahane işletiyor,ama adamda her numara
vardı,kumar falan oynatırdı.Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı,hep o
ikisinin eskilerini kullandık.O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş
ayağa kalkardık,çünkü bize bahşiş verirdi.Babam eve gelince ayağa
kalkmazdık. Çünkü hediye,para falan hak getire.Ağabey biz babamı
kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü.yandaki baba iki çocuğa
5 katlı bir apartıman,işleyen birahane,dövizler ve araziler bıraktı.
Bizim baba ne bıraktıbiliyormusunuz ?
-Ne bıraktı ?
-Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : "Evladım
işinizi dürüst yapın,hakkınız olmayan parayı almayın..."falan filan.
Ağabey aradan 15 yıl geçti,diğer 2 kardeş cezaevindeler,ne ev kaldı ne
birahane. Ailesi dağıldı.
Biz 5 kardeş,beşimizin Keçiören de taksi durağında birer
taksisi var hepimizin birer ailesi,çoluk çocuğu,hepimizin birer
dairesi var. Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :
"Asıl mirası bizim baba bırakmış."
Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan
beri,taksimetrenin yazmadığı 10 krş.u evimize sokmadık.Her şeyimiz var
Allah'a şükür.
Çok duygulandım,veda ettim,tam ineceğim :
-Dur ağabey,asıl bomba şimdi.
-Nedir bomban ?
-Nerede oturuyoruz biliyormusun ? O iki kardeşin
oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.

Evladınıza ne araba bırakırsınız,ne ev, ne de başka bir
miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da
evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.



A.Şerif İZGÖREN'in kitabından

29 Eylül 2010 Çarşamba

Aşk


Aşkla ilgili sözlere pek yer vermiyorum,
zaten bolca yazan arkadaşlarımız var, ve zannedersem benden
pek bu konuda güzel sözler çıkmaz.
Nedenini sormayın pek inanmıyorum belki :=)
Ama bakın düşünürler ne demiş :

Aristo:
"Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek. Sevmek zevktir ama yanlız
sevilmenin hiçbir zevki yoktur"

Augustinus:
"Sevgi ruhun güzelliğidir."

Franz Xaver Von Baader:
"Özgürlük aşk değildir, yalnız aşkın kapısıdır."

François Bacon:
"Büyük insanlarda, liyakat sahibi olanların kendilerini budalaca aşka
kaptırdıkları görülmez. Büyük ruhlar ve büyük işler aşkla uzlaşmaz"

Bailey:
"Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır"

Balzac:
"Aşk yaşamında kadın, ancak hünerli bir çalgıcının elinde dile gelen
bir lir gibidir. Kadınlar bizleri sevdikleri zaman her suçumuzu
bağışlarlar"

Basta:
"Erkek az fakat sık sever, kadın ise çok ancak bir kez sever"

Jeremy Bentham:
"Aşk hazzı, dostlukla duyu hazlarından yoğrulmuştur"

Bulor:
"Aşk cennetin dilinden bize kalan tek andır"

Antoine Bret:
"Aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur"

Jacob Boehme:
"İstek, hareket/genişleme, yön veren tezlere bilgelik eklendiğinde aşk olur"

La Cordaire:
"Aşk her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur"

Dante:
"Geniş varlık denizinin her yanında geniş bir aşk akışı vardır.
Fiziksel devinim, bitkisel yaşam, zihinsel yaşam... hep evrensel aşkın
derece derece yükselen aşamalarını oluşturur. Aşağı derecelerinde
yanılmayan aşk, akılla aydınlandığı zaman iyilik ve kötülüğe eğilim
kazanır. Aşk kusursuz olmayan iyiliklerin üzerinde de vardır. Hatta
irade, hile ve şiddet kullanmak yoluyla bir başkasının kötülüğüne
çalışmış olsa bile yine aşka uyar. Kötülükler aşktan uzaklaşma
oranında bir takım derecelere sahiptir ve kötülük aşka yaklaşmak için
sarf ettiği üç oranında erdeme yaklaşmış olur... Cehennem bile adalet
kadar aşkın eseridir."

Eugene Delacroix:
"Aşkı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister"

Descartes:
"Bir şey kendimiz için iyi, yani uygun gibi sunulmuşsa ona karşı aşk duyarız."

Duclos:
"Aşk bıkılmayandır. Her şeyden bıkılabilir ama aşktan ... hayır"

Epiktet:
"Hareket etmenin nedeni 'istek' ve 'sevmektir', bu ise düşünmektir. Aşk
tutkudur. İyi ya da kötünün ne olduğunu fark edemeyen insan nasıl sevebilir"

Epikür:
"Bilge olan evlenmez. Evlense bile aşkın vehimlerine kapılmaz... Bir
uygarlığın yetkinliği ve insanlığı ancak kardeşlik ve sevgiyle
olasıdır."

Douglas Ferrola:
"Aşk kızamığa benzer, insan ne kadar geç yakalanırsa o kadar ağır geçer"

Faulkner:
"Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde
yaşayamayacaktı."

Fenelon:
"Sevmeden yaşamak yaşamak değildir. Az sevmek ise sürüklenmektir."

Feuerbach:
"Varlık sezginin, duyunun ve aşkın bir sırrıdır. Bu kişi, bu şey yani
bireysel, yalnız duyumda, yalnız aşkta, mutlak bir değere sahiptir.
Sonlu ve sonsuz orada bulunur. Aşkın sonsuz derinliği ve aşkın
gerçeği, bununla yalnız bununla kaimdir" "... En derin ve en yüce
gerçekler duyumlarda saklıdır. Böylece genel olarak başımız dışında
bulunan bir nesne varoluşun gerçek ve ontolojik belgesi aşktır,
varoluşun aşktan ve duyumdan başka belgesi yoktur."

Costance Foster:
"Sevgi bizi zamanın yıkımından koruyan yıkılmaz bir kaledir"

François M. C. Fourier:
1) Geçici ya da keyif verici aşklar ki, bu oyuncular, kahpeler,
arsızlık aşkları gibi şekillere ayrılır.
2) Az çok bir süresi fakat kısır aşklar ki, bunlar gözde aşklardır.
3) Yalnız bir çocuk doğurtan geçici aşklar ki, bunlar dölleyen aşklardır.
4) Karılar ve kocalar aşkıdır ki, bu iki tarafın isteği ile yıllarca
sürer ve bir çok çocuk doğurturur. Fakat bunlar birbirleriyle yaşayıp
yaşamamakta serbesttir."

"Her erkek bütün kadınlara ve bir kadın bütün erkeklere sahiptir."

Freud:
"Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma; duygulanmanın da temeli aşktır"

Geraldy:
"Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu. Ona aşkı öğreten kadındır"

Geothe:
"Sevilenin kusurlarını hoş görmeyen sevmiyor demektir"

Efes'li Heraklitos:
"Duyu organları akılsız ruhlara hizmet ettikleri zaman kötü
tanıklardır. Eşek samanı altına tercih eder; köpek tanımadıklarına
havlar. Domuz için çamur saf sudan daha değerlidir. Deniz suyu ister
temiz ister kirli olsun, balıklar için kurtarıcı insanlar için
uğursuzdur."

Victor Hugo:
"Aşk bir deniz, kadın onun kıyısıdır."

Paul Henri D. Holbach:
"İnsanlara kendi akıllarına saygı duymaları ve cesur olmaları telkin
edilmeli ve kendileri için arkasından koşması gereken hayallere
gereksinimleri varsa, doğruluk, iyilik ve barış sevgisini
benimsemeleri öğretilmelidir"

Holty:
"Aşk kulübeyi altından bir saraya benzetir."

Albert Hubbart:
"Aşk yaşamdır deriz, ancak umutsuz inançsız aşk ölümden beterdir."

Konfüçyus:
"Dinsel erdem, insanlığı sevmekle olanaklıdır. Bu sevgi hissi, aileden
toplumdan hükümete dek karşılıklı olarak uzamalıdır"

François La Rocheffoucauld:
"Tüm duygularımız ve tutkularımız rastlantı ve çıkarın eseridir ve
bizim erdem, aşk, karşılık beklemezlik dediğimiz şeyler de
hoşgörülerden başka bir şey değildir. Adalet aşkı nedir? Adaletsizlik
ıstırabından korkmaktır. Aşk sahip olduklarımızın bizden alınması
korkusudur. Aşk duyuların bir hummasıdır."

Mevlana:
"Bir aşkı başka aşk söndürebilir. Aşkta ne yükseklik, ne alçaklık, ne
de akıllılık ve akılsızlık vardır. Hafızlık, şeyhlik, müritlik yoktur.
Sadece kepazelik, aşağılık ve rintlik vardır. İnsanın toprağını aşk
şebnemi ile yoğurdukları için alemde yüzlerce fitne ve kargaşalık
peyda olur. Aşkın yüzlerce neşteri, ruhun damarlarına sokuldu ve
oradan gönül adı verilen bir damla aldı... Aşk öyle engin bir denizdir
ki, ne kenarı vardır, ne de ucu bucağı."

Moliere:
"Kadınların büyük tutkusu aşkı ilham etmektir. İnsanı aşkın güzellikleri
yaşatır."

Montaigne:
"Aşk utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır."

Mu-Ti:
"Kim başkasını severse kendisi de sevilecektir. Başkalarını
kazandırmış olan kendisi de kazanmış olacaktır. Tüm insanlar kendileri
arasında karşılıklı bir sevgi hissederlerse, güçlüler zayıfları
avlayamazlar, sayıları çok olanlar daha az sayıdakileri, baskıları
altına alamazlar. Zenginler yoksulları asla baskıları altına
alamazlar, usta olanlar da beceriksizlerle alay edemezler. Sevgide
tarafsızlık, kişisel sevgide yanılmayı önler; tarafsız sevgi kişisel
sevginin de güvencesidir."

Newton:
"Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri
için yanlız kalırlar."

Robert Owen:
"İnsana karşı sonsuz bir sevgi ve şefkat duyabilmek için dinsel
inançlardan kurtulmak gerekir."

Pascal:
"Aşk iradenin ereğidir. Her çeşit dışsal emir ve baskılardan çok usa
uymak gerekir. İradenin ereği olan bu aşktan başlayıp tutkuda sona
eren bir yaşam mutludur. Bunlardan birini seçmem gerekse 'aşk'ı yeğ
tutarım. Biz aşk karakteri ile doğarız. Aşk ruhumuz yetkinleştikçe
gelişir ve bizi güzel görünen şeye sürükler. Bundan sonra artık bizim
bu alemde sevmekten başka bir şey için var olduğumuzdan kim
kuşkulanır? ... Aşkın konusu güzelliktir ve insan evrenin en güzel
nesnesi olduğu için dışarıda aradığı bu güzelliğin örneğini kendi
içinde bulması gerekir. Bu itibarla insan ancak kendisine benzeyeni ve
olabildiği kadar kendisine yaklaşanı sever. Sevmeye başlayınca
eskisinden bambaşka bir insan
olduğumuzu anlarız. Aşktan söz ede ede insan aşık olur."

J. J. Rousseau:
"Aşk mutluluğunu evlendirdikten sonra da sürdürebilseydik, dünya
cennet olurdu. Duygulu gönüller sevginin her türlüsü için duygulu
değil mi?"

Shakespeare:
"Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir... Aşk gözle değil
ruhla görülür."

Madame De Scudery:
"İnsan sevmeye başladı mı, yaşamaya da başlar."

Schiller:
"Ey aşk, güzel ve kısasın... Aşk insanı birliğe, bencillik yalnızlığa götürür."

Seneca:
"Yalnız akıllı bir insan sevmesini bilir. Sevip de yitirmek, sevmemiş
olmaktan daha iyidir."

Stendal:
"Aşk, coşku ve tutku olduktan sonra insan hiç sarsılmaz, bunlar
olmayınca yaşam neye yarar"

Cenap Şehabettin:
"Kadın olsun, kitap olsun cildine aldanmayıp içindekilere bakılmalıdır."

Mark Twain:
"Hiç kimse uzun süre evli kalmadıkça gerçek aşkın ne olduğunu anlayamaz."

Voltaire:
"Aşk bir tablodur, onu doğa çizmiş ve hayal süslemiştir. Tanrı kadınları
erkekleri evcilleştirmek için yarattı."

Oscar Wilde:
"Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar da erkeklerin son aşkı olmak ister."

Fotoğraf : Ara Güler

28 Eylül 2010 Salı

Sen dogru ol da.. Varsın sanan eğri sansın. Unutma ki,sen kendini bir
sey sanmadığın sürece doğru insansın..
Yunus Emre

27 Eylül 2010 Pazartesi

Dünyanın denetimi yaklaşık 6000 bin kişinin denetimindeymiş,
bu sayı yaklaşık olarak dünya nufusunun 0,0001 ine tekabül ediyor.

Piyasalara, eğilimlere,harcamalara ,ihtiyaçlara ,önceliklere karar veren
onlardır.
Esas olarak bir kaç siyasetci ,bazı askerler, ve birkaç milyarder insan söz
konusudur.
Bu görevlere erişmek için fazlasıyla hırs ve ölçüsüz bir iktidar aşkı gerekir,
gerekli fedakarlıklara ve aşırı baskılara katlanmak bu sayede mümkündür.
Bu iki etken dünyayı denetim altında tutanların itici gücüdür.
Bu sapkın itici güçlerde nevrozlar söz konusudur,ya da diğer tabirle dengesiz kişilikler
sapkınlığı.
Böylece dünya güçlü sapkınlar tarafından şekillendirilir.
Gerçeği kabul etmek lazım !
Dünya yönetimi söz konusu olduğunda, ortada sadece hayvansal
mantık var.
Ve birde kendini sözüm ona özgür ve bağımsız zanneden zavallı bizler.
Dizginleri ele almış olanlar ,sürümüzün en saldırganları (çakal da uygun )
ve bizler onları körlemesine takip ediyoruz.........
Uçuruma doğru...........
Sonuç olarak her kötü kişi,kötülüğünü akla uydurmaya çalışır,
bu insanlarında kendini kandırmak için şeçtği yol bu olsa gerek .
Biz sadece insanların iyiliği için çalışıyoruz,demek.
(Hırsızlara yapılan bir testte ,hırsızların çoğu çaldıkları mallarda hakkı olduğunu
düşündüğünü ortaya koymuş ) bu örnekler uzatılabilir tabi :
Katiller, hırsızlar,yalancılar,dolandrıcılar,tecavzcüler,hainler,bağımlılar ,neticede
insan piskolojisi sanırım en başta kendini kandırmada oldukça kabiliyetli.
Neyse sözcükler dağılmaya başladı çünkü,şu an aklımdan geçenlerin hızına yetişemiyorum
ve nokta diyorum.
Zaman , yangınların en acımasızıymış meğer,
herşeyi yakıp kül eden .

24 Eylül 2010 Cuma

Düşüncen konuşmana, konuşman hareketine,
hareketin kaderine yansır.

Mevlana

UMUDUNU KAYBEDEN, HAYATINI KAYBEDER

Bir kurbağa sürüsü ormanda ilerlerken, içlerinden ikisi bir çukura
düşmüş. Diğer bütün kurbağalar çukurun etrafında toplanıp, çaresiz bir
şekilde bakıyorlarmış.

Çukur bir hayli derin olduğundan, düşen arkadaşlarının zıplayıp dışarı
çıkması mümkün gözükmüyormuş. Yukarıdaki kurbağalar, boşuna
çabalamamalarını söylemişler arkadaşlarına: "Çukur çok derin. Dışarı
çıkmanız imkânsız!.." Ancak, çukura düşen kurbağalar onların
söylediklerine aldırmayıp çukurdan çıkmak için mücadeleye devam
etmişler.

Yukarıdakiler ise hâlâ boşuna çırpınıp durmamalarını, ölümün onlar
için kurtuluş olduğunu söylüyorlarmış.

Sonunda, kurbağalardan birisi söylenenlerden etkilenmiş ve mücadeleyi
bırakmış. Diğeri ise çabalamaya devam etmiş. Yukarıdakiler de ona,
çırpınıp durarak daha çok acı çektiğini söylemeyi sürdürmüşler.

Ne var ki, çukurdaki kurbağa onlara hiç aldırmadan son bir hamle daha
yapmış, bu kez daha yükseğe sıçramayı başarmış ve çukurdan çıkmış.
Arkadaşlarının ümit kırıcı sözlerine hiç kulak asmamış... Çünkü o
sağırmış ! Siz de olumsuz düşünceli insanları sakın duymayın! Onların
yüreğinizdeki umudu çalmalarına izin vermeyin...

Fotoğraf :Ara Güler

22 Eylül 2010 Çarşamba

Katılmamak mümkün değil !


Masallar toplumların kolektif bilinçaltını yansıtır denir. Geçen yüzyılların masallarından Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'de, kafayı güzellikle bozmuş olan kraliçe, kötü bir karakterdi. Özenilmesi, örnek alınması şöyle dursun kınanan biriydi. Akıl kârı mıydı kocaman kadının her gün ayna karşısına geçip ayna ayna söyle bana, benden güzeli var mı? diye sorması… Bugün ise kozmetik sektörünün bize biçtiği kimlik bu cadı kraliçe kimliği… Kafayı güzellikle bozmuş, daha güzel olmak isteyen ve daha da güzelleşmek için gözü dönmüş, rakibelerinin kanını içmeye hazır bir cadı… Hatta kimi reklamlarda ya da dergilerde “ayna ayna…” diye başlayan sloganlar veya köşeler icat edildi. Bunlar karşısında aynaya söylemek istediğim bir tek şey var: “Ayna ayna, Allah aşkına artık sus!”

psk.dan Rukiye Karaköse

20 Eylül 2010 Pazartesi

Acele kararlar üzerine !

Acele kararlar vermek üzerine yazılmış sevdiğim bir hikaye:


Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu
kıskanırmış...
Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara
nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya
yanaşmamış..
'Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı' dermiş hep.

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.
Köylü ihtiyarın başına toplanmış: 'Seni ihtiyar bunak, bu atı sana
bırakmayacakları, çalacakları belliydi.
Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne
paran var, ne de atın' demişler...

İhtiyar: 'Karar vermek için acele etmeyin' demiş. 'Sadece at kayıp'
deyin, 'Çünkü gerçek bu.
Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.
Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı?
Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının
nasıl geleceğini kimse bilemez.'
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.

Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...
Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.
Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.
'Babalık' demişler, 'Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir
talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at
sürün var..' '

Karar vermek için gene acele ediyorsunuz' demiş ihtiyar. 'Sadece atın
geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu.
Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl
fikir yürütebilirsiniz? '
Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden 'Bu
herif sahiden gerzek' diye geçirmişler...

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek
oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış.
Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.
Köylüler gene gelmişler ihtiyara. 'Bir kez daha haklı çıktın' demişler.
'Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak.
Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha
zavallı olacaksın' demişler.

İhtiyar 'Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz' diye cevap vermiş.
'O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.
Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru.
Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı
size asla bildirilmez.'

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış.
Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış.
Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün
gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış.
Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini
ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... 'Gene haklı olduğun kanıtlandı' demişler.
'Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki
asla köye dönemeyecekler.
Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer...'

'Siz erken karar vermeye devam edin' demiş, ihtiyar.
'Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim
oğlum yanımda, sizinkiler askerde...
Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece
Allah biliyor.'

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

'Acele karar vermeyin.
Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar ; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar.
Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez.
Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır.
Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta
olduğunu görürsünüz.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, memleketin birinde bir padişah varmış. Tanrı göstermesin, anlatılmaz bir kıtlık baş göstermiş. Bir zamanlar yediği önünde, yemediği ardında, bir eli yağda bir eli balda olan insanlar, bir dilim kuru ekmeğin yoksunu olmuşlar.

Padişah bakmış ki kıtlık halkı kırıp geçirecek, bunu önleyici bir çıkar yol aramış. Sonunda, memleketin dört biyanına, sokak sokak, köşe bucak çığırtkanlar salmış. Çığırtkanlar Padişah fermanını şöyle bağırırlarmış:

- Ey ahali!.. Duyduk duymadık demeyin!... Her kimin devlete bir hizmeti, vatana bir yararlığı olmuşsa, koşup saraya gelsin! Padişahımız efendimiz onlara nişanlar verecek!..
İnsanlar, açlığı, yokluğu, derdi, borcu, harcı unutup, Padişahtan nişan almak sevdasına düşmüşler.

Padişahta yapılan hizmetin büyüklüğüne göre çeşit çeşit nişanlar varmış. Birinci dereceden altın yaldızlı nişan, ikinci dereceden altın suyuna batmış nişan, üçüncü dereceden gümüş kaplama nişan, dördüncü dereceden demir nişan, beşinci dereceden kalaylı nişan, altıncı dereceden çinko nişan, yedinci dereceden teneke nişan...

Gelen giden nişan alıyormuş. Artık öyle olmuş, öyle olmuş ki, nişan yapmaktan Padişahın memleketinde hurda demir, çinko, teneke kalmamış. Fincancı katırının boynundaki çangur çungur sallanan cam boncuklar nasılsa, körük gibi şişirilen göğüsler üzerinde de nişanlar, işte öyle sallanmaya başlamış.
İnsanların göğüslerinde şangur şungur nişanların sallandığı, Padişahın kim gelirse nişan dağıttığını duyan bir inek de,
- "Nişan asıl benim hakkım!" diyerek bir nişan almayı aklına koymuş.
Açlıktan bir deri bir kemik, böğrü böğrüne çökmüş, kaburgası omurgasına geçmiş inek koşa koşa sarayın kapısına gelmiş. Kapıcıbaşıya,
- Padişaha haber verin! demiş. Bir inek kendisini görmek istiyor. Başlarından savmak istemişlerse de,
- Padişahı görmeden, bu kapıdan bir adım atmam!... diye böğürmeye başlayınca, Padişaha,
- Efendimiz, kullarınızdan bir inek huzurunuza çıkmak istiyor... demişler.
Padişah,
- Gelsin bakalım, bu da nasıl bir inekmiş... diye ineği huzuruna çağırıp,
- Böğür bakalım, ne böğüreceksin?... diye sormuş,

İnek de,
- Sultanım, demiş, duyduğuma göre nişanlar dağıtıyormuşsun. Ben de nişan almak istiyorum.
Padişah,
- Hangi hakla? diye bağırmış. Sen ne yaptın. Memlekete nasıl bir yararlılığın dokundu ki sana nişan verelim?...

O zaman inek,
- Efendimiz! diye söze başlamış. bana nişan verilmesin de kimlere verilsin? Ben daha insanlara ne yapayım? Etimi yersiniz, sütümü içersiniz, derimi giyersiniz. Gübremi bile bırakmaz kullanırsınız. Teneke bir nişan için, daha ne yapayım?

Padişah, ineğin isteğini haklı bulmuş. İneğe ikinci dereceden bir nişan verilmiş. Boynunda nişanı, inek sevinçten oynaya oynaya saraydan dönerken katırla karşılaşmış.
- Selam inek kardeş!
- Selam katır kardeş!
- Nedir bu sevincin? Nereden gelirsin böyle? İnek herşeyi bir bir anlatmış. Padişahtan nişan aldığını da söyleyince katır da coşmuş.

O coşkunlukla doğru dörtnala saraya varmış.
- Padişahımız efendimizi göreceğim!.. demiş.
- Olmaz!.. demişler.

Ama, babadan kalma inatçılığı ile katır art ayaklarıyla saray kapısında direnince, Padişaha durumu iletmişler. Padişah,
- Gelsin bakalım, katır kulum da... demiş.

Katır huzura varınca, bir katır selamı verip, el etek öptükten sonra, nişan istediğini söylemiş Padişah sormuş:
- Sen ne yaptın ki nişan istiyorsun?

- A hünkarım, daha ne yapayım? Savaşta topunuzu, tüfeğinizi sırtımda taşıyan ben değil miyim? Barışta çoluğunuzu çocuğunuzu arkamda götüren ben değil miyim? Ben olmazsam, işiniz temelli bitiktir.

Katırı da haklı bulan Padişah,
- Katır kuluma da birinci dereceden bir nişan verilsin!... diye ferman eylemiş.

Katırda bir sevinç bir sevinç, dörtnala saraydan dönerken eşekle karşılaşmış. Eşek,
- Selam yeğenim!... demiş. Katır,
- Selam amcabey!.. demiş.
- Nereden gelip, nereye gidersin? Katır başından geçenleri anlatınca,
- Dur öyle ise, padişahımıza gider, bir nişan da ben alırım!.. diye dörtnala saraya koşmuş.


Saray koruyucuları, deh demişler, çüş demişler, eşeği bir türlü atlatamayınca Padişaha varıp,
- Eşek kulunuz gelmiş, huzura çıkmak ister! demişler. Eşeği kabul buyuran Padişah,

- Ne dilersin ey eşek kulum?.. deyince,

Eşek de dilediğini bildirmiş. Padişah, canı burnuna gelip kükremiş:

- İnek eti ile, derisi ile, gübresiyle bu memlekete, bu millete hizmet etti. Katır dersen savaşta, barışta yük taşıdı, bu vatana hizmet etti. A eşek, ya sen ne iş gördün ki, bir de kalkmış eşekliğine bakmadan nişan istersin?.. Utanmadan bir de karşıma gelmişsin. Söyle, ne halt ettin?

O zaman eşek keyfinden sırıtarak,
- Aman Padişahım efendim, demiş, size en büyük hizmeti eşek kullarınız yapmıştır. Eğer benim gibi binlerce eşek kulların olmasaydı, hiçbir taht üzerinde oturabilir miydin? Saltanat sürebilir miydin? Dua et biz eşek kullarına ki, bizim gibi eşekler var da, sen de böyle saltanat sürüyorsun.

Padişah, karşısındaki eşeğin, öyle her eşek gibi teneke nişanla gözü doymayacağını anlamış,

- Ey eşek kulum,Haklısın senin sayende ben bu makamdayım demiş. Senin bu çok yüksek hizmetini karşılayabilecek bir nişanım yok. Sana ölünceye kadar beylik ahırından hergün Makarna,Bulgur,Ü züm hoşafı ve Kış aylarındada kömür,bağladım..
Ye, yee saltanatım için durmadan anır!..
Aziz NESİN'den ALINTI..

10 Eylül 2010 Cuma

Tasavvufa göre 4 kapı vardır.
1- Şeriat Kapısı
2- Tarikat Kapısı
3- Marifet Kapısı
4- Hakikat Kapısı
Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek Hakikate ulaşılır.
Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş;
"Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum.
Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"
"Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi
rahlelerine eğilmiş.
-Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım."
Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş.
Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir
tokatla Mevlana'nın öğrencisini yere yıkmış.
Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var.
Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa
kalkıp elini kaldırmış.
Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş.
Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış.
Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş.
Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş.
Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış.
Mevlana; "İşte sana istediğin örnekler....
- Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi.
Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını
sana iade etti.
- İkinci, tarikat kapısındadır . Tokadı yiyince o da kalktı, tam
tokadı iade edecekti ki,
tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi.
"Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, oturdu.
- Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir.
İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır.
Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir
dönüp baktı.
- Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir.
İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir.
Onun için dönüp bakmadı bile...


Mevlana